6 Şubat 2012 Pazartesi

kadınım


-
kadınım,
o sancılı günlerden geliyorum,
hani beni ilk doğurduğun...
bilmem halen sancı kokar mı korkak bakışın,
uzun zaman oldu senden ayrı oluşum, ayrı kalışım
bilmiyorumlara yazılmış aklım...
yanmayı öğrendim burada gri ve siyahın en koyu tonlarında, en soğuğunda,
bense sarı iklimin çocuğuyum
sarı, sıcak güneşler yakışır beni yakmaya!
küflü gecelerden bıktım,
küflü günlerden!
bir birinin sureti zamanları yaşıyorum,
virgülüne kadar aynı,
zamansa burada duvara asılı,
bilmem kim idam etmişse artık,
karşımda durur çürümüş cesedi,
yüzüne tükürüyorum her an!
bilmezsin geceyi ızgaralar arkasından seyretmek nasılda ağır ve ben zayıflamışım zayıflayabildiğimce,
artık kaldıramıyorum!
o martıda olmazsa!
her sabah gelir biliyormusun,
sektirmez bir an bile
ve ben korkuyorum ölecek diye
her sabah öncesi ya gelmezse korkusu bir tuhaf sancı olup doluyor içime
geliyor
her sabah
ama
her sabah
mutluluk işte
diyorum ki içimden
bu martı
o sarsak martı
hani gelip çığlıklarımıza tüneyen
bana deniz kokusu getiriyor her sabah
senden bana
ve
iz vuruyor sana gelen yollara,
bir sabah düşüp ardına
denizler boyu
sana...
yağmurun sesini duyuyordum bazen,
kendini görmedim hanidir
bana küsmüş sandıydım,
bu sabah geldi,
sağolsun,
martı elinden tutup getirdi
ellerimi uzatsam, ıslatsam
sürgün verir mi,
güneşim olmasada,
bitermisin ellerimde?
özledim!
ruhum firar ediyor bedenimden
gece boylarınca
nerede adımız, adımımız, kokumuz varsa orada sabahlıyor
yorgun, yaralı dönüyor
lime lime etlerini bırakıp tel örgülerde,
senin adınla sarıyorum yaralarını,
şiirlerini içiriyorum,
umutla açıyor gözlerini sabaha
bir başka firara besleniyor
ve
bu sefer kadınım
takıp bedenimi de peşine
hiç dönmemek üzere...
sen
denizleri mavi tut,
göğü mavi,
güneşi en kızıl haliyle
sana
boncuk boncuk terden kırlangıçlar ördüm
avuçlarını açık tut,
pencereni de
o
sancılı günlerden geliyorum kadınım
hani
beni
ilk doğurduğun,
ellerini hazır tut ellerime...
...
a&m/simurg/kırlangıç

21 Ocak 2012 Cumartesi


öpüyorum önce
sonra yağmura bırakıyorum adını
say ki adın bir japon feneridir
bir çocuğun suya bıraktığı,
karanlığı turuncuya boyamak için...
rüyaya vuruyorum kendimi
mavi mavi kanıyor gece
kınsız bir bıçak gibi çırılçıplak ve arsızım
bir daha vuruyorum
bir daha
sen olup akıyor içime hece hece...
saçlarını özlediğimi anlıyorum
elimi uzatıp altın başaklı tarlaları okşuyorum
kehribar rengine boyanıyor ellerim
çatlamış dudaklarıma sürüyorum
nasılda susamışım
nasıl!
eflatun yelkenli gemiler geçiyor gecemden
hepsinin pruvasında sen
/sahi,
biz kaç buzulu sulara gömüpde geldik buralara?/
o
ufacık iskele benmişim meğer
kollarımı açıyorum açabildiğimce
yunusların yaralarını öpüyor dudaklarım
mora kesiyor
sen
bana geliyorsun...
-
gece dolu dizgin koşuyor
deli taylar gibi
nefes nefese kalıyor bedenim yokluğunda
tuzaklar kuruyorum sabahına
sabahlarına
çiçeklerden...
-
bekle
bir gece ayışığıyla birlikte süzülüp
pencerenden içeri
ılık bir şarkı gibi...
-
susamışım
su gibi bekle...
-
simurg/kırlaangıç/

15 Haziran 2011 Çarşamba

sona başlamak


uçurumdan düşmekle eşdeğerdir aslında uçmak,
hiç bir asilik ve asillik karşı duramıyor yerçekiminin mutlaklığına, inkarı yok bunun...
artık düşmekten korkmuyorum biliyormusun,
avcılardan korkmuyorum,
alıcı kuşlardan
ve biliyorum ki
biliyorum ki sona başlanılırmış aslında her başlangıçta,
hiç bir şey o ilk heyecanda kalmıyormuş,
ama öğrendim
geçte olsa öğrendim "öğrenmenin yaşı yok" şiarından...
sen kalktın,
ben kalktım,
en ürkek halimizle ve sanıyoruzki güneşe uçuyoruz, uçarız belkide mumdan kanatlarımıza bakmadan, mavi tutsaklıklara, bir daha tutsak olup bir daha firar etmek için...
oysa ne güzel bir su başı bulmuştuk,
ne güzeldi,
ne güzeldin,
ne güzeldik...

27 Mayıs 2011 Cuma

küsme


bıçaklar ki bursa işi,
söğüt yaprağı,
ha bire dem tutar kanamalardan...
bir acı koyulaşır,
zaman pıhtılaşır durduğu yerde,
önlenemez can kaybım yinede
kırk düğüm atılmış olsa da damarlarıma efsunlarda
sustuğun yerden akıp giderim...
hadi bırak küslüğü,
bir ses ver,
bir sen ver
bir beni al
karıştır kendine
yeniden...

20 Şubat 2011 Pazar

mavi saçlı şiirlerimin annesi


ne zaman
nefes alsam
sen olursun mevzu...
rüzgar esende,
gece olanda,
ve gün ışıdığında,
yelkovan her saniyenin üzerinden geçince mesela...
ne alaka şimdi ayvalık tostunu ısıran çocukta seni hatırlamak,
at nallarının arnavut kaldırımlarda çıkardığı seste,
bir rum evinin penceresindeki ortanca ile ne alakan var senin,
ya da ikinci mevki kompartmanlarda sigaraya ses etmemelerinde?
mesela biz seninle hiç uçurtma da uçurmadık,
rüzgarla sevişen ipler zorlamadı hiç,
kırmızı dutlarda kızaran ellerimi geç,
böğürtlenleride yok say,
parmaklarımdaki bu kızıl sancı ile ne alakan?
şarap içmedik mesela seninle,
ama sen saklıydın dün gece
ev yapımı bir şarabın içinde,
çıkıp oradan bir keman sesine girdin,
oradan tül olup sallandın açık pencerede
ve ben uzanıp pencereyi kapattım,
üşümeyesin diye
malum,
mevsim kış
ve sen öksürüyorsun bu ara,
demiştim sana
hava soğuk,
"sıkıca sar boynunu"
bak,
üşümüş, kırmızı serçe ayaklarındasın bu anda...
dün,
nereden geldiyse durduk yerde horoz şekerleri geldi aklıma
leblebi tozu,
baston çikulata,
sarı saman kağıttan matematik defterleri,
siyah önlüğünün içinde küt saçlı bir kız,
ve alican değildi o çöpten çocuğun ismi
cin ali derdik,
yani
dün
ne alakan vardı kibritçi kız ile senin?
...
sancım var bu anda
ve
öksürüklere boğuluyorum,
göğsüm fena batıyor...
sen koyuyorum ağrımın adını
...
sen
her anımda
ve
her zaman
mavi saçlı şiirlerimin annesi;
ömrümün kadını...

15 Şubat 2011 Salı

çocukları barıştır rüzgarlarla

ay ışığına çeksem ellerimi gözlerinden
sonra oturup yıldızları saysak
ağzın
ağzımda

bir gül olsaydım bu gün,
kapının önüne konulsaydım,
koklasaydın beni,
gülümseseydin,
gamze olup batsaydım sağ yanağına...
ahh benim şehla hüznüm,
bela hüznüm,
ela hüznüm,
gözlerinde batan güneş,
bulutların haseti
ve
dinmez hasreti ay ışığının...
terkediyor beni tanrın
yırtıyorum ne kadar kutsal kitabı varsa
asi oluyorum yeniden
bir daha
bir daha
bir daha
şiirlerimi doldurup koynuma
cehennemine koşuyorum...
bir gül olsaydım bu gün
kim vurgun olur benim kadar senin ellerine
ve
söylermisin
kimin boynu ince bir gül dalıdır senin ellerinde?
sana gelme isteğim var,
uçurtmaların kuyruklarına asılmak istiyorum
ama tüm çocuklar rüzgara küsmüş!
hani şöyle gelsem sana
yumsam gözlerini,
elinden tutup götürsem
ellerimi
ay ışığına çeksem gözlerinden
sonra oturup yıldızları saysak
ağzın
ağzımda...
...
koşsam diyorum sana
koşsam
koşsam
anlatsana bana
tahta bacaklı çocuklar
nasıl aşar dağları?
...
bir gül olsaydım kapında
gülseydin,
çocuklar barışsaydı rüzgarla
asılsaydım en mavi uçurtmanın kuyruğuna
bu gün
bu anda...
hadi
gül,
çocukları barıştır rüzgarlarla
ve
kopart at!
takılacağım ne kadar tel varsa
senle aramda...

2 Şubat 2011 Çarşamba

kavgayla yüzleşme

bu gün kavgamla konuştum
yüzleştim kendimle uzun uzun


evet hasan abi,
bu gün seninle konuştuk uzun zamandan sonra
sesinden anlamıştım bir şeyler... güzel bir şeyler olduğunu
ama
bir kırıklık vardı hasan abi
sesin cam gibiydi
ve
bir çocuk taş atmıştı sanki
sanki o çocuk bendim hasan abi,
inkar etme,
belliydi...
unuttum sanma hasan abi
seni asla unutmam
sen benim
kardeşim,
çocuğum,
anam,
babam...
unutmam hasan abi
unutmam...
bilirsin hasan abi
ben biraz uçarı
biraz akılsız,
hercai...
kaç pusuya düşmek üzreyken
sen
elimden tutup beni.....
sana hep inandım hasan abi...
ben halen senin çocuğunum,
değişmedim
yandım hasan abi
yandım,
piştim,
çiğ kalmadım
ama değişmedim...
sesim halen yankılanır dağlarda
halen bir şahan kanadıdır gölgem
sarp kayalıklarda ,
uçurum boylarında seyiren bir küheylanım halen,
halen kıyısında beklediğin sularda balıklarla yarış ederim,
ıslığım martı sesidir...
yağmurum ben,
şimşek,
yıldırım
ve
bir gök kuşağı
ve
en çokta yarınıyım karanlık gecelerin
aydınlık
ve
sıcak...
uzun zaman geçti değil mi?
sen ne sandın?
bana sen öğrettin dik durmayı,
eğilmemeyi,
bükülmemeyi
ve dahi
vurulup ama ölmemeyi sen öğrettin hasan abi
ki öğrencinsem ben senin
inanıyorsan adıma,
andıma,
ahdıma inanıyorsan hasan abi
hiç bir gölge düşürmeyeceğim o ak alnına
inanki...
ama
ben yalnız kaldığımda
savunmasız,
ap açıkta bir av gibi
tüm gezlerin, gözlerin, arpacıkların hedefiyken
hayatı seke seke yürüyen bu aptal kalbim nişangahken hasan abi,
yani
vurulduğumda
yaralandığımda,
topal kaldığımda,
kaçamayıp yakalandığımda
sen yoktun hasan abi
gitmiştin
akıp giden kanım gibi,
kan kaybımdın hasan abi...
haşa!
ihanet değildi bu terkediş
yanlış anlama
ama
bana kavgayı öğreten sen,
birden kaybolman
bilemiyorum
ama sana küsmediğimi bil hasan abi,
kırılmak dersen,
kırılan bir dal sesi duydum
hafiften
ama tuttum
hayatı,
kavgayı,
sevdayı tuttum abi
kırılmaları unuttum...
...
bu gün
bir mum alevi gibiydi sesin
ve
üşümüştü benim militan yüreğim
ısından değil hasan abi
ışığından,
o ışıklı yolundan hasan abi
ısındım...
bir çocuk,
daha dünki
o küçük kız
kavgayı kazanmıştı
benim bebek sevgilim...
...
sesinden anlamıştım bir şeyler... güzel bir şeyler olduğunu...
...
ey benim koca çınarım
kovuğunu boş tut hep
ne zaman siyah yağsa yağmur,
ne zaman ıslanacak olsam
kaçıp kovuğuna sığınacağım...
...
ben değişmedim hasan abi,
halen bir şahan kanadıdır gölgem
sarp kayalıklarda,
halen sesim yankılanır dağlarda,
uçurum boylarında seyiren küheylanım halen...
değişmedim,
değişmeyeceğim...
...
sen davamsın,
inancım,
kavgam
ve
en onulmaz sevdamsın,
yoksul çocukların üşüyen parmaklarındaki kaarıncalanma
ve
aç karınlarındaki sancısın
düşlerim yarına dair
sen
devrim umudumsun...
...
bu gün kavgamla konuştum,
yüzleştim kendimle uzun uzun...

28 Ocak 2011 Cuma

sevdan memleketim

ve
sen
hasretim,
dumanında tütünümün,
çayın deminde,
nefesimde her daim
yani
sevdiğim
ben
seni
memleket gibi sevdim...

...
benim memleketimde
tüm çocuklar hazanda doğardı,
bulut gözlüydü hepsi
ve
sağanak bakarlardı gözlerine adamın,
dokunsan ....
ağladılarmı
yaprak yaprak dökülürdü ağaçlar
sarı bir hüzün; anadan üryan...
gök kuşağı vardı var olmasına ya
sen gülmeden çıkmazdı güneş,
senin ise ağlamak yazılmıştı alnına...
ve
benim memeleketimde doğan çocukların
hasret işlenir sol yanına mintanlarının
yine de sana çıkar tüm yolları
varsın ayrılık olsun her sokak başı...
ve
benim memleketimde doğan çocuklar
kavga eder gibi yaşarlar aşkı...
...
benim memleketim senin sevdandır
kaf dağının ardında...

17 Ocak 2011 Pazartesi

seni bulmuşam sonradan

"bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
bilmezler nasıl sevdik,
iki yitik hasret,
iki parça can..."
a.arif

...
aslında bitmiş değildir hiç bir şey,
aslında sıcacık bir somundur gün
ben yaşamaya bir o kadar aç...
...
kayıp bir zamanı aramak gibidir aramak seni
/ah yüreğimin atlantisi;
kayıp kıtası yüreğimin,
coğrafyamın iz bırakmadan yiteni
ahhh!/
"bir daha hangi ana doğurur bizi" demişti şair
söylermisin,
bir daha hangi ana?
sen ne zaman yitmiştinde ben seni buldum,
nasılda habersiz çekip gitmiştin...
kaç iklim değiştim biliyormusun,
kaç coğrafyada lime lime bıraktım yüreğimi?
tam izini bulurken,
tam sarılacakken,
sen değildin hiç bir yüz!
ellerimde öksüz bir sancı...
uzun boylu susardım sonra,
gidenlerin asla dönmeyeceğine olan inancımla,
küserdim...
arayışları öldürürdüm;
ayaklarına pranga vurup!
uzun boylu susardım,
toprakları çatlardı bahçelerimin,
tüm bulutlar ketum,
bir damla sır vermezdi / sana dair
solmaya dururdu yeşillerim
sürgünlerim açmadan daha...
sürgünüm
kimbilir
şimdi nerde?
düşerdim yollara yine,
ben; tüm durakların ahbabı
tüm kalabalıklar tanıdık,
bir o kadar yabancı
ve
hepsi hiç bir şey bilmezdi,
ne bir resmin vardı elimde,
ne adın,
kayıp adreslerin meçhulüydün
ve
ben
seni arıyordum...
bir gece yarısıydı ömrümüzün,
usandım!
zulamda sakladığım son kuytuya girip,
son mermiyi sürdüm namlusuna tabancamın,
şakağına dayadım yüreğimin,
vurup kendimi,
cesedimi köpeklere atacaktım,
o kadar ümitsizken yani,
sıcak bir selam oldu adın...
bir çay yaptım kendime,
bir sigara yaktım...
dem'inde,
dumanında gelip kuruldun...
mavi bir geceydi,
bekleyişleri yaktık,
arayışları,
bulamayışları yaktık,
külünü savurduk rüzgarda...
tabancamı denize attım,
kuytumu bağlayıp boynuna...
...
geldin,
baksana kahverengi penceremden dışarı
baksana nasılda doğmuş güneş,
baksana nasılda yemyeşile kesmiş güz,
ve
tüm kuşlar artık bahara inanıyor,
sende inan
ve
söyle,
bir daha hangi ana doğurur bizi,
bir daha nasıl böyle severiz birbirimizi?
...
şimdi,
acıyı bal eyleme zamanıdır
ve
biraz sabır
biraz,
ben seni aradağımdan çok daha az...
...
kırlanqıç

12 Ocak 2011 Çarşamba

unutma

"adını bile koyamadığın bir boğunç dolmakta şimdi yüreğine
ve
usulca ağmaktadır gözlerinin peteğine ağulu bir hüzün"
a.telli

o
korkak gecelerde
vurulurdu;
kana batardı çığlıklarımız,
martılar ıslanırdı
kırmızı kırmızı,
biz uslanmazdık...
bir dün ölüsü kalırdı geride;
fersude...
ay ışığı yorgun,
biz yaralı...
avuçlarımızı doldurup denizle
yaralarımızı dağlardık,
umut edip bir başka güne,
giderdik...
aslında hiç bir "yolcu yolunda gerek" değildi ya!
işte,
yinede...
...
sen bu nefeste kim bilir neredesin,
bu göz kırpış süremde,
bu an'ımda
neden yanımda değilsin?
...
gece soluk soluğa
ter içindeyim;
ıslağım,
üşüyorum...
gel,
kibritini çak,
tutuştur cesaretimi
kibirimi yak,
sana inanmışlığımı kurut,
...
unutma!
...
kırlanqıç

7 Ocak 2011 Cuma

sadece parmaklarım kırıldı

hiç,
sadece parmaklarım kırıldı...

küsme ne olur
zifir kokan harflerle yazamıyorum sana,
sarhoş kelimelerle...
hem
sana küs değilim ben
sadece,
hani der ya şarkı
"biri, hiç yoktan vurdu kafeste kuşumuzu"
dilini kesti parmaklarımın...
...
haketti!
parmaklarım canım,
parmaklarım ihbar etti yüreğimi
şaşkın harflerle,
ama kendi kırıldı...
yok
yok
sana küs değilim ben,
üzerine alınma ne olur
sadece umut sarıyorum kırıklarıma
dili çözülür yine...
sen yinede pencereni aralık tut,
bir bakmışsın
bir gece
binmişim ayışığının sırtına yine...
...
sen
yinede
umut
umut
umut
...
unutma
...
kırlanqıç

4 Ocak 2011 Salı

yorgun aşklar zamanı

"öyle yıkma kendini öyle mahsun, öyle garip"
a.arif

biz
hiç bir şey yapmadık!
hiç bir şey!
gülün yaprağına dokunduk sadece,
yaprağın çiğine
susamış parmak uçlarımızla,
sabah güneşleri o kadar yavandı ki...
gül yandı yaprakta,
yaprak yandı parmakta
ve
yürekte aşk...
...
resimler çizdik bulutlara,
şarkılar söyledik,
şiirler okuduk,
bildiğimiz ve bilmediğimiz dillerde
/bir latin halk müziğinde notalarını öptüğümü hatırladım bu an,
buğday türküsünde neruda'nın dizelerini
dudaklarında,
frida'yı öptüğümü parmaklarında/
hepsi bir o kadar biz
bir o kadar bizdi ki;
efsane olurken aşklar
ellerin ellerimdeydi...
ne mecnun mecnun'du
ne leyla leyla...
mem-û zin'i yazarken ehmedé xané
yaşayan bizdik,
nazım'ın tahir ile zühre'si dünki çocuk!
aşk bir o kadar bizdi ki...
ama
biz yabancıydık herkese
aykırıydı güldüğümüz
sevincimiz aykırıydı
karanlık suratlara...
ve
ikimiz bir uçurtma olup durduk
rüzgara karşı...
...
hiç
bir
şey
yapmadık biz!
tut elimi şimdi benim,
alıp çiğ damlalarımızı,
şarkılarımızı,
şiirlerimizi...
kesip ipini uçurtmamızın
gidelim,
yasla başını omzuma...
düşünsene bir, biz ne depremler atlattık, kaç yangından çıktık, kaç pusudan,kaç kuşatmayı yarıp geçtik?
okyanuslar geçtik biz
dalgalı,
derin,
karanlık...
şimdi bir derede cılız bir rüzgar
bizi batıracak öylemi?
"yoruldum" deme bana
ya da "sen git kendini kurtar" deme sakın!
bir yoldayız biz
ve
yoldaşız
hiç bir yargıya teslim etmeyeceğim seni,
hiç bir vicdana sığındırmayacağım,
hiç bir göze "af" diye bakma!
hiç
bir
şey
yapmadık biz
sevmekten başka!
...
a&m

31 Aralık 2010 Cuma

sen, ben birde aşk...

"seni bekleyen bendim oysa
bin yıllardır kurduğum tuzağın başında
korkunç bir sabır
ve
korkunç bir iştahla"

beyaz bir gemi düşlüyorum,
martı kanatlarından
mavi yolculuklara,
sen,
ben,
birde
aşk...
susadıkça
güneş içsek diyorum,
acıkınca
şarkı söylesek,
üşüyünce
ay ışığı örtsek üzerimize,
bağlasak gözlerini yıldızların,
yakamozlardan saklansak;
utansak...
...
kaçıncı gün yalnızlığıdır bu
kaçıncı hafta,
ay,
yıl?
...
avuç içlerimde kocaman boşluklar
yüzüme sürsem
yüzüm düşecek
boğulacak dün kondurduğun gülüş
yanağımdaki öpüş izi boğulacak
ve
ben
hanidir
yıkamıyorum yüzümü,
kaç asır oldu
bilmiyorum...
...
küs koyuyorsun adını
sus oluyorsun
kuruyor saksılardaki cümle çiçekler
sabahlar ölü kuşlara uyanıyor,
nerede
ne kadar
bulut varsa
gözlerime doluyor
arsızı oluyorum
hüzün gürültülü
sağanakların,
biliyorsun
korkuyorum...
...
sevgili,
hiç bir çocuk memeyi sevmedi,
sevmedi annesinin ak sütünü benim seni sevdiğim kadar
ve
sevgili
hiç bir tohumda
benim sana açma iştahım kadar iştah olmadı
ne bileyim sevgili
bir yorguna demli çay
ya da
bir mahkumun beraati
ya da
cennet müjdesi gülüşün deli bir dervişe
sayki
sona erişidir çileli bekleyişlerin...
diyorum ki
tanrı olup gözüksen
hadi geçelim onu
daha demin uyuttuğun uykumda
rüyama gelsen...
...
bir yağmur damlası düşüyor avucuma
geç,
biliyorum
zaten ben hep geç kalmışım ya...
hani dedim ya sana,
"sen gelesiye kadar bende sana yağmur taneleri birikitireceğim"
bir damla sevgili
bir damla
ama
içinde nuh'lar boğulan...
...
çöpçüleri düşündüm bu an
ne kadarda umarsız
oysa süpürdüğü izmaritin en köküne saklamıştım seni
ağzımdan bir rüzgarın kopartıp götürdüğü
ve
kırılası ellerimi
üşüdü diye cebime soktuğum,
seni tutamadığım...
çöpçü,
nasılda süpürdü?
ayaklarıma kızdım koşmadı diye!
/kaç saatlik yoldu ki altı-üstü?/
çöpcüyü vurasım var
seni ayıklayıp hazandan
koynuma sokasım var...
...
şimdi
gel
düşüme katıl
ben,
beyaz bir gemi düşlüyorum,
martı kanatlarından
mavi yolculuklara,
sen,
ben,
birde
aşk...
...
a&m

27 Aralık 2010 Pazartesi

ayak izlerini topla gidişimin...

hadi,
ben gideyim,
geldiğim tüm yollardan geri...

peki,
kim sever seni benim sevdiğim kadar?
alnındaki çizgiler,
gözlerinin yanında oluşan kaz ayakları kimi üzer?
kimin canı yanar yaralarını kopardığında,
kim kanar?
kime alışkanlık yapar gece ürpertilerin
kim kalkıp sana sarılır gibi sarılır kendisine,
kim korkar şimdi korkacak diye?
ellerini kim öper senin,
kim bakmaya cesaret edemez gözlerine,
kim bakınca yüzüne bulut olup boşalır?
kim keşfeder senin deniz kokunu yeniden
kim martılar kondurur saçlarının içine,
kim yakamoz ıpıltısı diye öper uçlarından?
yemek yerken,
su içerken
hatta dokunurken bir çiçeğe,
kızarmış bir sarmaşık yaprağına bakarken
yoksun diye o anda
kim kahreder kendini?
...
ay ışığı adına and olsunki hiç kimse!
hiç kimse
ne takvimlerini yırtar
ne saatlerini kırar
ve
hiç kimse
hiç bir şeyden vazgeçmez senin için
benim geçtiğim kadar...
...
şimdi düşleki bir evdesin
düşleki sabahtır
düşleki kar yağmış geceden
düşleki
yorgun bir ateşin külleriyim...
perdeyi aç
dışarı bak
benim ayak izlerim
ve
düşün
her sabah
gün doğmadan önce
kim hazır olda bekleyecek yüzüne bakmak için
ve
duymak için sesini hiç kimseler duymazdan...
...
kar yağmaya başladı
ayaklarımı bağla,
ayak izlerini topla gidişimin
ateşimi yeniden harla
ve
yak
senden gidecek ne varsa...
...
a&m

24 Aralık 2010 Cuma

yemin

cam kırıldı içimde
canıma battı
canın acımadımı?

sevgilim...
ne denir bu demde,
ne söylesem inanırsın?
tanrı diyesim var
ama
o ikimizede adaletsiz davrandı,
buz gibi üveydik ikimizde,
onun kulu olamadık hiç!
bulut desem sevgili,
ay desem,
güneş desem?
desemki sevgili
sonbahar...
desemki
son yaprak,
desemki
sana tutunduğum parmaklarım...
desemki
kırık kanatlarım hakkı,
sana düşmüş yorgunluğum hakkı sevgili,
senin mor çiçeklerin hakkı...
ela hüzünlerin hakkı sevgili,
gamzen hakkı,
içini cesaret edip okuyamadığım gözün hakkı,
baktığımda ağladığım yüzün hakkı...
senden
başkasını
sevmedim sevgili...
...
a&m

21 Aralık 2010 Salı

seni sevmek

ben
çocuktum
sana
vurulduğumda;
sen adlı kavganın gözü karası!
derin bir iz olup düştüğünde
şahdamarıma
çocuktum...
ve
ben
bir bıçak izi gibi taşıyacağım seni
nefes aldıkça,
gururla!

sensiz zaman
soğuk yazıyor takvimlere
mevsimler hep zemheri
yol kesen makamında esiyor tipiler
çığ oluyor çığlıklarım dağlarında
inkar ediyor geçitler kendini!
dönüp kendi izimi yiyorum
geri dönmeyeyim için,
dönüp gitmeyeyim için,
senden caymayayım için!
hiç bir güneşin hükmü geçmiyor içime
tüm ateşler ayaz rengi...
atkımı,
eldivenlerimi yakıyorum,
parkamı,
postallarımı...
yalın yürek
vuruyorum kendimi senin yoluna
etlerim yapışıyor buzlara;
deri deri soyup tüketiyorum
kopuyorum tırnak tırnak
parmak parmak kalıyorum
ama
ben
yinede
inatla!...
ellerimde mor bir sevda
ve
seni sevmek
kızgın bir demiri öpmek tadında
dağlansada dudaklarım
ben
gözlerimi yummadan
öpüyorum adını...
şen şakrak türküler söylüyor çocuklar dudaklarımda
morarmış ellerimde alkış tutuyorlar
kesilmiş ayaklarımda
en aymaz oyunlar...
mistik birer hikaye oluyorum
şehrazad'lar dilinde
binbir gecelere...
asla
ve
asla
"ah" olmuyor adın
günah asla!
...
bir kavgadır seni sevmek
varlığında yanmak kadar
donmaktır yokluğunda...
...
tuz gibi
sevmek seni
yangına vurgun olmak,
gelmeyişlerin bir kuraklık ki...
hani
öpüşlerin
kelimelerinde dudaklarımı
yedi düvel yağmur kesilmem...
bir başkadır sevmek seni
bir başka kavgadır
bir başka acı
bir başka sabır...
...
nefes almak gibi bir şey seni sevmek
bu yüzdendir
tutuyorum seni içimde...
...
a&m

17 Aralık 2010 Cuma

ağlama

ağlayınca
gözlerinde bebekler
hıçkırıklar içinde,
yağmurlar bana mahkeme kurar,
gri bulutlara asılma olur hükmüm,
ağlama...

canım çekiliyor...
bu gün yağmur yağdı burada,
sen
ağladın
ben
günahlarımı vaftiz ettim tuzlu sularda,
canını yaktım;
canımı...
yağmur
halen yağıyor
bir damla yağmur korkuyor gözlerimin içinde
ben korkuyorum
ağlama
ağlama
ağlama
yetişsin ıslandığım
üşüdüğüm yetişsin
ellerini
gözlerine vurma
canım yanıyor
tuzlu sularında...
hatırlarmısın
bir karanlıktı,
bir ayışığı
pencereden içeri
ben ellerin olmuştum bir anda
oyunlar oynamıştık
gölgelerle
duvarda...
duvarlarda
ellerim
ellerin olmuştu
vurma gözyaşlarına
canım yanıyor,
ağlama...
...
yağmur yağıyor
binlerce sicim sallanıyor aşağı
ve
herbirinin ucunda bir hüzün
yüreğime iniyor
ağlama...
...
nedir ağrıtan bizi,
kanatan
en iflah olmaz yaralarla
bu
yüreğimizdeki frengi delikleri nedir?
"acı" dersen
"tarih kadar eski" der şiirler
alışılmalımı,
çok tanıdıkmı gelmeli?
ya reddetmek
ya restini görmek hayatın
ver yansın! demek ya?
ağlama,
al parmaklarımı
çak hüznüne
tutuşsun düyna
vur
yansın!
...
ela bir yalnızlığa eş oluyorum gözlerinde
hüznünü öpüyorum
hadi
ağlama...
seni çok seviyorum...

14 Aralık 2010 Salı

yaşam kurşun gibi ağır...

kızıl kanımızda başlayan çürük;
hiç kimsenin hiç bir şeyi olmamak,
umursanmamak,
unutulmak,
sadece akılların bodrum katında küflenmiş bir hikaye olmak...

ve
hayattı akıp giden
parmaklarımızın arasından,
kısacık bir ırmaktı,
biz sonsuz sandık,
umursamadık...
farzetmekten ibaretti herşey
herşey ertelemekle geçti
kocaman ve dipsiz bir torbaydı yarın,
içine geleceğe dair ne varsa tıka basa doldurduğumuz,
çöpe attığımız sonra...
son baharımızda
dalımıza takılı kalan son yaprağımıza umut bağladık
henüz sarıya tam dönmeden daha...
hangimiz yaprak,
hangimiz son güneş?
...
ne güzel seyrederiz kızıla çalan yaprakların soğuk yangınlarını / öykülerini bilmeden...
bizide öylemi severler; uzaktan kızarmış son rengine bakarak ömrümüzün,
sevip sevip giderlermi önümüzdeki kışla başbaşa bırakarak?
herkes çekilince başlayan rüzgar,
her sabahında ömrümüzün parmaklarını sızlatan kırağı
küsmelerimiz
ve
bir sabah bizi terkeden dal
sonra
kızıl kanımızda başlayan çürük;
hiç kimsenin hiç bir şeyi olmamak,
umursanmamak,
unutulmak,
sadece akılların bodrum katında küflenmiş bir hikaye olmak
ve
bir ilkindide
hiç tanımadığımız bir imamın
inanmadığımız dilde okuduğu sal'a
ve
herkesin riyakarlığı bir daha ;"iyi bilirdik"
aslında
iyi bilen bizdik
ve
kötü yanılan!
/hangi anne gelip yıkar yüreğimizin kanayan dizlerini bu son düşüşte,
uyuduğu uykudan?/
...
oysa
ne kelebekler konup konup geçmişti üzerimize,
ne güzel şarkılar söylemişti aşkın binbir dilinde yaz böcekleri...
biz her güneşte daha rengarenk
her geçen gün dahada güzel...
ne güzel inanmıştık
kendimizi kandırmıştık yada...
...
kelebeklerin, böceklerin, günlerin, güneşin,ayın, yıldızların ve hatta yağmurların bile sadece an'lık heveslerinin kasıklarındaki edepsiz sancı dinene kadarmıydı sevildiğimiz?
ya bizi hiç bırakmamasına köklerimize sarılan, yalvaran,ağlayan toprağa ne demeli?
...
birden farkederiz ki
çekip gitmiştir rüzgarlar,
uçurtmalarımızın en son gayreti asılı kalmıştır havada
son bir umutla
ve
yaşam kurşun gibi ağır...
...
sevme demidir şimdi
son yaprağın dalına
dalın gövdesine
gövdenin köküne
kökün toprağına sımsıkı sarılma demi
ve
hiç bırakmamak tuttuğumuz elleri...
...
o ağaçlarını hatırlıyorum
benim yanlış okuduğum...
nede güzel paylaşmışlar yaşamı
nede güzel karşı durmuşlar
ne güzel bir isyandır bu?
...
son yola çıkışımızdır farkındamısın?
tüm limanlar başkalarına,
başka bekleyişlere satılmış,
artık hiç bir gemiyi bekleyemeyeceğiz
ve
içinde bulunduğumuz tufan...
ben yüzme bilmem
kulaçların kulaçlarım olsun
nefesin nefesim
kurtar bizi bu karanlık sulardan...
...
a&m
görsel:nehir / n.u

12 Aralık 2010 Pazar

uyan, yıldız topla sar yarama

uyan,
buğulu camlarda adın akmadan...

camlara bakıyorum
gözleri dolmuş
dokunsam akacaklar
yinede
adını yazıyorum,
ağlıyorlar...
saymadım
kaçıncı sabahtır bu
sensiz
sessiz
ve
ben
çaresiz...
saymadım çaresizliğimi
parmaklarımı sende unutmuşum
sayamadım,
korkuyorum her sensizlikte yüreğime attığım çentiklere bakmaktan,
çoğaldıklarından korkuyorum,
gittikçe çoğalacaklarından...
...
bu gün hava kapalı, sen uyuyorsun ve güneş doğmayacak... ben her sabah güneşten önce seni görmek için gözlerini açışına hazırol'da durduğum gibi bu gün duramıyorum ve küsüm yokluğuna!
uyu istersen, derin bir rüyaya dal ve ben olayım rüyanda ve öyle uzun sürsünki bu rüya "aman sabahlar olmasın!"
uyu,
ben gelesiye kadar açılmasın penceresi gözlerinin, perdesi açılmasın ve içeri sızmasın tek bir gün ışığı, demir kapılar olsun kirpiklerin...
...
şimdi,
bu demde bir bulut olmak vardı
başkaldırıp rüzgarlara
yolumu sana çizmek
yağmak kızıl güllerinin üstüne!
uykunun orta yerinde
yağmur sesi olmak vardı
damla damla
pencerende...
...
dilimin ucunda adın
çeviremiyorum
bir kuş gibi çırpınıyorsun
tutuklumsun,
tutkumsun...
yutkunsam uçup gideceksin dişlerimin arasından,
dilim
dudağım öksüz kalacak
boğazımın kuruluğunu adının suları ile dindiriyorum,
dolup taşıyorsun
akıyorsun;
iki taraftan iki deli nehir gibi göğüs uçlarımdan aşağı
mezopotamya oluyor sol göğsümün senli yeri
yokluğun kadar çorak
varlığın kadar bereketli...
"böyle bir sevmek görülmemiştir" diyor bir şarkının bir dizesi, gözlerimin pusu ile onaylıyorum...
...
cam kırılıyor bir yerlerde
can diyorum
canım diyorum
canım yanıyor
sarsak bir sabaha karşıda
bir kez daha seni özlemenin en can alıcı yerini geçtim derken vuruluyorum...
uyan,
yaralıyım,
kanıyorum...
bırak uyu dediklerimi,
ben gelesiye bekle dediğimi bırak,
uyan,
yıldız topla sar yarama...
sabah olmadan,
yıldızlar solmadan,
ben ölmeden ağır aşk kaybından,
uyan...
uyan,
buğulu camlarda adın akmadan...
...
a&m

11 Aralık 2010 Cumartesi

kavgaya ve sana dair

sınırları uçsuz bucaksız
kardeşliği sonsuz
o
uzaktaki güzel insanlar ülkesine gitmek için vurduğumda yüreğimi omzuma
daha onyedi bile değildi yaşım,
sürgüne o günden yazılmış adım...

hep,
sekiz, on adım gerindeydim senin,
izlerini takip ediyordum
ve
imkansızdı zaman denen aralığın kapanması
yinede
peşinde
o
ufacık ayak izinde...
birinde istasyonun duvarına yazı yazarken gece
bir yandan devriyeleri gözetlerken,
bir yandan pusu
bir yandan
ölüm korkusu
ve
gençlik heyecanı işte
senin adını yazmıştım kan kırmızı
ve
kocaman harflerle,
umudumdun...
yine birinde
ankarada
zafer çarşısında
korsan birer bilidiriydi sana yazdığım mektuplar ve şiirler,
görmeliydin yakalandığımda bendeki o gururu
ağzı dolu küfrettiğimde zalime
sen
ne bileyim
belkide bir dağında tuncelinin
erzincanda belkide
izmir yada
yada bursa...
bir yerlerde işte
habersiz benden
sevdamdın...
vurulduğumda;
delindiğinde sol sırtım
yürek yürek oyulup,
ciğer ciğer dağıldığımda,
ak karlar üzerinde
al gelincikler açtırdığında kanım
soluğum hızlanıp
gözlerim kapanırken
ellerin olsun istedim
gözlerimin üstünde
sen
dedim ya
bilmem hangi coğrafyada...
...
senin
hiç
haberin
olmadı...
...
dem
intihar demiydi
acıya çalıyordu yalnızlık
ve
buruktu herşeyin tadı...
bit pazarında
kendine ip ararken boynum
pazarlığa tutuşmuşken ikinci el tezgahlarda
üç aşağı
beş yukarı,
nasılda sevinmişti ömrüm
nasılda sevmişti
bu köhne hayatın terkini
bayramlık elbise alan çocuk gibiydi...
...
sonra sen
onca kalabalığın içinden
ince bir tebessüm
ve
ağız dolusu bir selam
...
ahhh
haritamın bulunmazı
kaç pusula ihanet etti bana sana gelen yollarda
kaç çığ düştü yoluma
tam elimi uzatıp yakalayacağımda...
kaç soğukta dondum,
kaç tipide boğuldum...
yıldırımlarla vuruldum kaç kez
kaç kez şimşeklerle yandım
ıslandığım hiç geçmedi
ve
hiç bir güneşe asmadım kendimi!
...
evet,
sen;
son anda gelen;
saklım,
gizlim,
yasaklım...
hiç bırakma beni
bir dağ gibi dur arkamda her zaman
dik
ve
vakur...
bil ki
sensizlik yaman!
...
"başını omuzuma yasla
gögsümde taşıyayım seni
gövdem gövdene
gövden gövdeme can olsun" /a.kaya
...
a&m