9 Eylül 2010 Perşembe

dar vaktin şiiri


...
hep
dar vakitlerde gelirdi
ne gelirse başımıza,
pusulara düşerdik
pusulasız çıktığımız yollarda...
acemisiydik;
yol,
iz bilmezdik,
çok çabuk vurulurduk;
aşka düşerdik
yürek üste...
ne gelirse başımıza
hep
dar vakitlerde...
...
ağacın dalına vurulduk,
dalın filizine,
filizin yaprağına,
yaprağın yeşiline...
biz
nasıl bir umuttuk?
...
kelebekler vururmu adamı?
vurmaz değil mi?
sen öyle san
birinde
tam göbeğinde
on yedi yaşımın
bir kelebek
orta yerinden
yüreğimin
iki kaşının...
aşk akıp doldu içime;
umut doldu,
hayat doldu,
sen doldun...
ama kavga!
evet kavga
ve ihanet saylırdı kavgaya sevda...
on yedi yaşımızı
kelebek kanatları arasında unuttuk...
...
iki soluk arasında büyüdük
o
kısacık anda
önümüzde umut
önümüzde zafer
aydınlık önümüzde
aha
şuracıkta;
bir nabız gibi attığı yerde şafağın...
vakit dardı,
güneşe yürüyorduk,
zaman; sabaha kadardı;
acelemiz vardı...
arkamızda sevda
ve
gözyaşlarını
doğacak güneşimizde kuruttuk...
...
ne geldiyse başımıza
hep
dar vakitlerde...
...
işte,
son bahar
vakit
yine dar...
tırnakların
tırnaklarım olsun
söküp atsın sol yanımdaki nasırı
...
hep
dar vakitlerde geldi
ne geldiyse başımıza
biliyorum,
seninde vaktin dar
ve
yarına
çok az var...
gözlerimi yumuyorum
yüreğimin peşinden yürüyorum;
sana yürüyorum...
pusulamı atıyorum,
unutuyorum bildiğim tüm yolları
yol,
iz bilmez,
acemi bir çocuk oluyorum yeniden
bana pusu kur,
beni vur,
ne olur...
...
a&m

7 Eylül 2010 Salı

lal makamı



elleri böğründe
bakışlar kalır ardında
gittiğinin,
ayaz keser
dudaklarını
göz bebeklerinin,
lal bir tipiye tutulur...
acı;
soğuk ve derin bir bıçak izi çizer şahdamarda,
kan donar!
mavi bir ay
kurt dişi gibi salar üstüne ışıklarını,
eti
diş diş kopar umudun,
ağır düş kaybından ölmek üzredir,
buz basılır yaraya...
...
sara'lı bir yalnızlık olur uzayan gölgen,
büyür git gide;
gittikçe
karanlık titremeler kuşatır gözleri
uzaklaştıkça ayak sesin
jilet sağanaklarına tutulur;
yara katar yaraya
soğuk
soğuk
ve
soğuk...
...
ıslanmış,
yoksul bir çocuğun teni olur gözlerim,
vakitlerden zemheri...
.
.
.
bir amansız üşütmesi olur ki
bu zamansız gidişin
tüm tarifleri cehennemde yanmıştır...
...
a&m

11 Ağustos 2010 Çarşamba

an'lık esinti...




...
ben
bir sokak çalgıcısıyım,
salon müzisyenlerinin tersine;
tüm notalara muhalif!
kirli çocukların yüzüne vurgunum,
ellerine emekçi kadınların,
emeğe,
ekmeğe
kavgaya ve aşka dair
protest şarkılar çalarım
...
ama
seni çalmak istiyorum bu gün,
sonuna dek aralayıp en yüksek perdeyi...
dudaklarım titriyor,
içim kıpır kıpır
oysa günlerden hüzzam
saatlerden nihavend...
...
bana neler oluyor?
...
a&m / kırlanqıç

1 Ağustos 2010 Pazar

anarşist aşk-ı makamı


anarşist aşk-ı makamı
...
camlarımı kırmış birileri,
kapımın kilidi darmadağın...
penceremden içeri kuş ölüleri atmışlar,
dışarıda ağır infaz kokusu...
tüm çiçeklerimin boynu vurulmuş!
faillerini biliyorum,
söyleyemiyorum...
bağlarlar gözlerini yüreğimin,
alır götürürler bir gece,
tırnaklarını sökerler...
güçlü değilim artık;
çözülürüm sonra;
itiraf ederim;
ismini söylerim,
eşgalini çizerler;
deşifre olursun,
korkuyorum...
resmini asarlar
istasyonlara,
otogarlara,
meydanlara...
saklanarak yaşarsın
bakamazsın aynalara
kendinden bile korkarsın
sana kıyamıyorum...
...
git!
uzaklaş buradan!
ben belalı adamım,
sana aşk bulaştırırım,
dayanamıyorum...
...
a&m

18 Temmuz 2010 Pazar

kesik ayaklı adamların ülkesi


...
ben sana kesik ayaklı adamların ülkesinden bahsettimmi hiç?
etmedim mi?
evet, bunuda sakladım senden, korkmayasın diye...
...
o ülkede sevgili
hiç bir insanın ayağı yoktur,
daha çıkmadan yola
kesmiştir ayaklarını sevgilileri;
bir daha dönülmesin diye geri!
ve konuşamazlar;
birer uğultudan ibarettir sesleri.
ağlama kokusu var rüzgarlarında
/birinde biri gülmüş,
tekmili gözükmüş dişlerinin
ve dişlerini sökmüşler düşlerinin
sonra onu asmışlar!/
yasak
gülmek yasak sevgili
orada gülmek yasak!
kuytularında hüzün çeker hüzünbazlar,
uyuşurlar...
ve her daim gecedir;
kayıp gitmiştir tüm yıldızlar.
yağmurlarında tuz tadı var,
"ah!" lanmış asittendir;
dokunduğu yeri yakar...
yani sevgili,
kısası makbüldür sözün
orası
ölü aşıkların gittiği yerdir;
cehennemdir!
...
evet sevgili,
içimde bir ülke var benim;
kesik ayaklı adamların ülkesi
ve o ülkeye giden asla geri dönmez!
haylidir hazırlanıyorum
haylidir uğurlamak için can atıyorsun sende
ha bire yolluklar hazırlıyorsun
"git!" demesende!
bırak,
hiç bir şey hazırlama sevgili...
hem,
sana geldiğimde ne'm vardı ki?
bir parça deniz kokusu çalmıştım teninden,
zulama koymuştum,
bir parçada gözlerinin renginden
onlarıda al,
bilirim lazım olacak;
bilirim senin hanen asla boş kalmayacak!
evet sevgili
yolculuğa çıkıyorum
geri dönülmeyen yere;
kesik ayaklı adamların ülkesine...
ben gidiyorum,
"aslında kalandır terk eden" demiş ozan
sen kalıyorsun
ve
terketmenin hazzını yaşıyorsun...
...
sana bir çift kesik ayak bırakıyorum,
bileklerimden aşağı,
"ah!" ım olsun,
al!
o da senin günahın olsun!
hoşça kal!

13 Temmuz 2010 Salı

Yılgın Atın Türküsü


"bizi güllerin iklimi tüketti,

toprağı yaran filize vurulduk...

o vahşi beyaz at alıp başını gitti,

bir yaz yağmuru gibi unutulduk..."
a.kaya


...
ürktü

o vahşi yaylalardaki

o vahşi at,

sırtlanıp dağlarını,

bulutlara bulutlara...

...

son yılkıdan arta kalandı,

arta kalandı kurt dişlerinden,

korkunç iştahından yırtıcıların...

sıcaktan,

soğuktan,

kıtlıklardan,

yangınlardan arta kalandı...

tevekkül içindeydi verdiğinde yelesini eline,

aklının uçundan dahi geçmedi ihanet!

haşa!

...

ama ihanet!

ama ihanet!

evet!

ihanet!

öyle farzet!

...

anlama,

boş ver!

ve

sinsin içine

onun yakalandığı fırtına,

rahat et!

...

o vahşi at

toplayıp kendini,

bulutlara bulutlara...

7 Şubat 2010 Pazar

Ekmek Ağacına Yaslanmıyasan...


...
Ekmek ağacı modası başladı şimdi de...
...
Elbette insani bir girişim,
Elbette hoş bir eylem,
Yetmiş küsür milyon insanın beş yüz elli seçilmişinin, dünyanın gözü önünde bir birlerinin boğazına sarıldığı bu günlerde hele...
...
Ağaçlara ekmek bağlamak...
Bu gün ağaca ekmek bağlayacağız,
Yarında bağlayacağız,
Ötekisi günde,
Onun ötekisi gününde de,
Ya sonrası?
Bir müddet sonra bu iş bir angarya olacak.
Unuttuğumuz bir şey var,
Doğadaki tüm canlılar bir birlerinin besin zincirinde yer alır.
Unuttuğumuz bir başka şey canlıların doğasında şartlanma diye bir olgunun var oluşu.
Gayet iyi niyetle doğada beslenen kuşları aç kalmasınlar diye ağaçlara bağladığımız ekmeklerle, yemlerle doyuracağız; Bağımlı yapacağız. Bu doğaya müdahale değilmidir?
Peki o kuşların doğadaki besin zincirinde yer alan çeşitli haşere ve böceklerin sayısının doğal olarak artacağını düşünüyormuyuz?
Bu sorunu nasıl aşacağız, kimyasallarla mı?
Birde bu kuşlar doğada başka canlıların besin zincirinde yer almaktalar.
Yarın, tilkiler, çakallar, atmacalar, şahinler, kartallar ve diğerleri doğal ortamlarında aç kalacaklar, nesillerini devam ettirmek için bizim yaşam alanlarımıza girecekler. Bunun için nasıl bir çözüm üreteceğiz?
Diyelim yarın bir kuş gribi sansasyonu yine türedi, tepkimiz nasıl olacak?
...
Köpekleri, kedileri ve benzer bazı canlıları doğal ortamlarından alarak kendimize bağımlı yaptık,
Bu hayvanları melezleştirip doğal DNA larını çökertip apayrı bir canlı türettik,
İşimize yaramadığı anda sokağa terkettik bu canlıları.
Sonrasında şikayetçi olduk ve baskılarımız sonucu belediyeler itlaf ekipleri kurdu, sokaklarda köpek-kedi avları başladı!
Şimdi...
Bu ekmek ağaçları modasıyla hayatımıza tam girecek olan kuşlardan rahatsız olacağımız kesin.
Ya o zaman?
...
Yabanıl alanları kentleştirerek hayvanları yeterince tutsak etmemişmiyiz?
yetişmez mi yaptıklarımız?
...
Doğaya, onun kanunlarına, gücüne, kendisini koruma reflekslerine inanmamız ve saygı göstermemiz yapacağımız en güzel eylem olacaktır.
Ağaçlara ekmek bağlamak ve bunun benzeri girişimler için harcadığımız dinamiği kimyasallarla mücadeleye, çevreyi korumaya harcamak daha akıllı olacak diye düşünmekteyim.
...
Bu sebeplerden dolayı,
Doğaya inanmak ve ona saygı adına,
Köpek, kedi gibi hayvanları tembelleştirdiğimiz gibi kuşlarıda tembelleştirmemiz adına,
Ekmek ağaçları kampanyasına karşıyım, gördüğüm anda müdahale edeceğim...

3 Şubat 2010 Çarşamba

Kış


Ne zaman kar yağsa
Yoksul,
Küçük bir çocuğun üşüyen elleri olurum.
Sızı düşer en uç noktalarıma...
...
Oysa düş olmak isterdim ona
Sıcacık bir somun gibi...

31 Ocak 2010 Pazar

MART AYI DERT AYI



Efendim, kendisini zorla bize kabul ettiren,
Balkonları ve bahçeyi zorla sahiplenen,
Şerefsiz, alçak, isterik bir dişi kedimiz var.
Kedilerin çiftleşme mevsimi malumunuz ama bizimkisi için mevsim sorunu yok.
Büyük bir ihtimalle bunun genetiğine ya tavşan yada fare genetiği karıştırılmıştır aşüfte annesi tarafından çünkü yıl içinde full olarak ya hamiledir yada yanında üç-beş yavru gezdiriyordur!
Hadi bizimkisi isterik,
Hadi bizimkisi şerefsiz,
Hadi bizimkisi namus yoksunu,
Hadi bizimkisi kötü yolda,
Peki ya diğer iyi aile kedileri?
Her biri bizim kediyi gördü mü birer Kötü Kedi Şerafettin'e dönüşüyorlar./ Aslında onlarıda yoldan çıkaran bizim alçak./
Sanki bu mümtaz sokakta değil de Cihangirin izbe bir sokağındayız.
...
Sabaha karşı o güzelim uykunuz hiç kedi sesi ile tırmanalandımı sizin?
Hani öyle munis bir miyavlama olsa hoş gelebilir kulağa ama bu öyle değil ki,
Öyle korkunç bir hayvani ses ki insanın tüyleri dikenleniyor, ürperiyor, korkuyor.
Ben şahsen tırsıyorum bu seslerden.
Bu ne şehvettir yarabbi?
...
Şiddete başvurmayı düşünüyorum,
Pompalı tüfek,
Elektrik,
Bubi tuzağı,
Zehirli kıyma,
Azgın köpek / Köpek konusunda blöf yapıyorum buna inanmayın, hem o alçak kedide buna izin vermez, barındırmaz hiç bir köpeği bahçemizde. /
ve saire...
Her yola başvurabilirim haberiniz olsun.
Hayvan severler,
Lütfen bizim sokağa gelin,
Gelin ve Henüz Mart ayında olmadığımızı anlatın bu kedilere yoksa ömür boyu vicdan azabı çekeceğim bir eylem yapacağım...

30 Ocak 2010 Cumartesi


Hadi gel,

Gel, yağmur yağıyor.

Her damlada bir ben daha artıyor bende,

Her an bir ben daha çoğalıyor...

yetmezsin sonra,

Sonra az gelirsin...

Hadi gel,

Çok gel...

Koş gel,

Buğulu camlarda adın akıyor,

Çabuk gel...