18 Temmuz 2010 Pazar

kesik ayaklı adamların ülkesi


...
ben sana kesik ayaklı adamların ülkesinden bahsettimmi hiç?
etmedim mi?
evet, bunuda sakladım senden, korkmayasın diye...
...
o ülkede sevgili
hiç bir insanın ayağı yoktur,
daha çıkmadan yola
kesmiştir ayaklarını sevgilileri;
bir daha dönülmesin diye geri!
ve konuşamazlar;
birer uğultudan ibarettir sesleri.
ağlama kokusu var rüzgarlarında
/birinde biri gülmüş,
tekmili gözükmüş dişlerinin
ve dişlerini sökmüşler düşlerinin
sonra onu asmışlar!/
yasak
gülmek yasak sevgili
orada gülmek yasak!
kuytularında hüzün çeker hüzünbazlar,
uyuşurlar...
ve her daim gecedir;
kayıp gitmiştir tüm yıldızlar.
yağmurlarında tuz tadı var,
"ah!" lanmış asittendir;
dokunduğu yeri yakar...
yani sevgili,
kısası makbüldür sözün
orası
ölü aşıkların gittiği yerdir;
cehennemdir!
...
evet sevgili,
içimde bir ülke var benim;
kesik ayaklı adamların ülkesi
ve o ülkeye giden asla geri dönmez!
haylidir hazırlanıyorum
haylidir uğurlamak için can atıyorsun sende
ha bire yolluklar hazırlıyorsun
"git!" demesende!
bırak,
hiç bir şey hazırlama sevgili...
hem,
sana geldiğimde ne'm vardı ki?
bir parça deniz kokusu çalmıştım teninden,
zulama koymuştum,
bir parçada gözlerinin renginden
onlarıda al,
bilirim lazım olacak;
bilirim senin hanen asla boş kalmayacak!
evet sevgili
yolculuğa çıkıyorum
geri dönülmeyen yere;
kesik ayaklı adamların ülkesine...
ben gidiyorum,
"aslında kalandır terk eden" demiş ozan
sen kalıyorsun
ve
terketmenin hazzını yaşıyorsun...
...
sana bir çift kesik ayak bırakıyorum,
bileklerimden aşağı,
"ah!" ım olsun,
al!
o da senin günahın olsun!
hoşça kal!

13 Temmuz 2010 Salı

Yılgın Atın Türküsü


"bizi güllerin iklimi tüketti,

toprağı yaran filize vurulduk...

o vahşi beyaz at alıp başını gitti,

bir yaz yağmuru gibi unutulduk..."
a.kaya


...
ürktü

o vahşi yaylalardaki

o vahşi at,

sırtlanıp dağlarını,

bulutlara bulutlara...

...

son yılkıdan arta kalandı,

arta kalandı kurt dişlerinden,

korkunç iştahından yırtıcıların...

sıcaktan,

soğuktan,

kıtlıklardan,

yangınlardan arta kalandı...

tevekkül içindeydi verdiğinde yelesini eline,

aklının uçundan dahi geçmedi ihanet!

haşa!

...

ama ihanet!

ama ihanet!

evet!

ihanet!

öyle farzet!

...

anlama,

boş ver!

ve

sinsin içine

onun yakalandığı fırtına,

rahat et!

...

o vahşi at

toplayıp kendini,

bulutlara bulutlara...

7 Şubat 2010 Pazar

Ekmek Ağacına Yaslanmıyasan...


...
Ekmek ağacı modası başladı şimdi de...
...
Elbette insani bir girişim,
Elbette hoş bir eylem,
Yetmiş küsür milyon insanın beş yüz elli seçilmişinin, dünyanın gözü önünde bir birlerinin boğazına sarıldığı bu günlerde hele...
...
Ağaçlara ekmek bağlamak...
Bu gün ağaca ekmek bağlayacağız,
Yarında bağlayacağız,
Ötekisi günde,
Onun ötekisi gününde de,
Ya sonrası?
Bir müddet sonra bu iş bir angarya olacak.
Unuttuğumuz bir şey var,
Doğadaki tüm canlılar bir birlerinin besin zincirinde yer alır.
Unuttuğumuz bir başka şey canlıların doğasında şartlanma diye bir olgunun var oluşu.
Gayet iyi niyetle doğada beslenen kuşları aç kalmasınlar diye ağaçlara bağladığımız ekmeklerle, yemlerle doyuracağız; Bağımlı yapacağız. Bu doğaya müdahale değilmidir?
Peki o kuşların doğadaki besin zincirinde yer alan çeşitli haşere ve böceklerin sayısının doğal olarak artacağını düşünüyormuyuz?
Bu sorunu nasıl aşacağız, kimyasallarla mı?
Birde bu kuşlar doğada başka canlıların besin zincirinde yer almaktalar.
Yarın, tilkiler, çakallar, atmacalar, şahinler, kartallar ve diğerleri doğal ortamlarında aç kalacaklar, nesillerini devam ettirmek için bizim yaşam alanlarımıza girecekler. Bunun için nasıl bir çözüm üreteceğiz?
Diyelim yarın bir kuş gribi sansasyonu yine türedi, tepkimiz nasıl olacak?
...
Köpekleri, kedileri ve benzer bazı canlıları doğal ortamlarından alarak kendimize bağımlı yaptık,
Bu hayvanları melezleştirip doğal DNA larını çökertip apayrı bir canlı türettik,
İşimize yaramadığı anda sokağa terkettik bu canlıları.
Sonrasında şikayetçi olduk ve baskılarımız sonucu belediyeler itlaf ekipleri kurdu, sokaklarda köpek-kedi avları başladı!
Şimdi...
Bu ekmek ağaçları modasıyla hayatımıza tam girecek olan kuşlardan rahatsız olacağımız kesin.
Ya o zaman?
...
Yabanıl alanları kentleştirerek hayvanları yeterince tutsak etmemişmiyiz?
yetişmez mi yaptıklarımız?
...
Doğaya, onun kanunlarına, gücüne, kendisini koruma reflekslerine inanmamız ve saygı göstermemiz yapacağımız en güzel eylem olacaktır.
Ağaçlara ekmek bağlamak ve bunun benzeri girişimler için harcadığımız dinamiği kimyasallarla mücadeleye, çevreyi korumaya harcamak daha akıllı olacak diye düşünmekteyim.
...
Bu sebeplerden dolayı,
Doğaya inanmak ve ona saygı adına,
Köpek, kedi gibi hayvanları tembelleştirdiğimiz gibi kuşlarıda tembelleştirmemiz adına,
Ekmek ağaçları kampanyasına karşıyım, gördüğüm anda müdahale edeceğim...

3 Şubat 2010 Çarşamba

Kış


Ne zaman kar yağsa
Yoksul,
Küçük bir çocuğun üşüyen elleri olurum.
Sızı düşer en uç noktalarıma...
...
Oysa düş olmak isterdim ona
Sıcacık bir somun gibi...

31 Ocak 2010 Pazar

MART AYI DERT AYI



Efendim, kendisini zorla bize kabul ettiren,
Balkonları ve bahçeyi zorla sahiplenen,
Şerefsiz, alçak, isterik bir dişi kedimiz var.
Kedilerin çiftleşme mevsimi malumunuz ama bizimkisi için mevsim sorunu yok.
Büyük bir ihtimalle bunun genetiğine ya tavşan yada fare genetiği karıştırılmıştır aşüfte annesi tarafından çünkü yıl içinde full olarak ya hamiledir yada yanında üç-beş yavru gezdiriyordur!
Hadi bizimkisi isterik,
Hadi bizimkisi şerefsiz,
Hadi bizimkisi namus yoksunu,
Hadi bizimkisi kötü yolda,
Peki ya diğer iyi aile kedileri?
Her biri bizim kediyi gördü mü birer Kötü Kedi Şerafettin'e dönüşüyorlar./ Aslında onlarıda yoldan çıkaran bizim alçak./
Sanki bu mümtaz sokakta değil de Cihangirin izbe bir sokağındayız.
...
Sabaha karşı o güzelim uykunuz hiç kedi sesi ile tırmanalandımı sizin?
Hani öyle munis bir miyavlama olsa hoş gelebilir kulağa ama bu öyle değil ki,
Öyle korkunç bir hayvani ses ki insanın tüyleri dikenleniyor, ürperiyor, korkuyor.
Ben şahsen tırsıyorum bu seslerden.
Bu ne şehvettir yarabbi?
...
Şiddete başvurmayı düşünüyorum,
Pompalı tüfek,
Elektrik,
Bubi tuzağı,
Zehirli kıyma,
Azgın köpek / Köpek konusunda blöf yapıyorum buna inanmayın, hem o alçak kedide buna izin vermez, barındırmaz hiç bir köpeği bahçemizde. /
ve saire...
Her yola başvurabilirim haberiniz olsun.
Hayvan severler,
Lütfen bizim sokağa gelin,
Gelin ve Henüz Mart ayında olmadığımızı anlatın bu kedilere yoksa ömür boyu vicdan azabı çekeceğim bir eylem yapacağım...

30 Ocak 2010 Cumartesi


Hadi gel,

Gel, yağmur yağıyor.

Her damlada bir ben daha artıyor bende,

Her an bir ben daha çoğalıyor...

yetmezsin sonra,

Sonra az gelirsin...

Hadi gel,

Çok gel...

Koş gel,

Buğulu camlarda adın akıyor,

Çabuk gel...

24 Ocak 2010 Pazar

SOYTARI


Nasıl bir şey soytarı?

Nasıl bir beceri, devşirmek güzel sözleri ağızlarından ustaların,

Sonra yığıp kağıtlara,

Kelime kelime güzel cümleler kurmak?

Ve merak ettiklerimden biriside soytarı,

Nasıl bir his on sekizinde kızları duygularından vurmak?

"Onursuz olmalıymış aşk"

"Onursuz yaşanmalıymış"

Böyle söylermişsin salya-sümük ağlayarak.

Soytarı

Unutma,

Aşk, onur gibi olgular insana dair

Ve utanmak!!!


5 Eylül 2009 Cumartesi

Avtio Eftelya

"Her şeylerini alıp gittiler,
Bir, çiçekleri kaldı saksıda,
Bir, uykuda düşleri,
Yürekleri birde..."

AVTİO EFTELYA.
(Bir Acı Hayâl/Bir garip rüya)



Köye yaklaştıkça heyecanlanıyordum. Sık sık adını duyardım ama bir türlü gitme imkanım olmamıştı. Hep merak etmişimdir. Geçip gitmiş insanların izlerini aramış, izlerini bulmuş, yüreğimi burkmuşum.
***
Eski bir Rum köyü. Köy kahvesi eski bir yapı. Çardağı, havuzu ve plastikleşen zamana inat; ahşap, gergicekli sandalyeleri. Sandalye dediğin biraz oynak olmalı, düşerim diye korkmalısın veya yaylanmalı arada bir. Az biraz da rahatsızlık vermeli / ki rahat olmayasın, eğleşip kalmayasın.
Evler farklı. Bildik betonarme evlerin yanında birer biblo gibi duran Rum evleri “Biz halen ayrışamadık, halen birlikte direniyoruz zamana karşı” diye bağırıyorlar ve ben ülkem ve onu bir zamanlar yönetenler için utanıyorum duvarlarına bakarken. Binlerce gözle gözlerime bakıyorlar gibi hissediyorum, gözlerimi alıp bu evlerin görmediği, göremeyeceği yerlere kaçırıyorum.

“Ne alırsınız?” Diye soruyor kahveci. Duyuyorum, duymuyorum. Bir süre sonra soruyu diğerleri için yineliyor. Çay, soda, gazoz v.s. Ben hiçbir şey almıyorum. Kimler oturmuş buralarda? Kimler neler anlatmış? Nasıl gülüşmüşler kahkahalarla, nasıl hüzünlenmişler susarak.
Ve nasıl sessiz kalmış burası?

Koruk limonatası içerdim mutlaka diye geçiriyorum içimden. Böyle ekşimsi parmak üzümler sıkılıp içine birazda şeker atıldı mı ne güzel olurdu. Böyle küplerin içinden, serince.

Evet Rum kahveci / Adı Yannis olsun./ Yannis bana koruk limonatası getirirdi. Sahi ona da amcamı derdim? Dayı veya. Rum bir amca yada dayı nasıl olurdu acaba? Albert abi geliyor aklıma, asker arkadaşımdı. Epey geç gelmişti askere, bense daha çocuk denecek yaşta. Dayıma benzetirdim Albert abiyi. Ne yapıyor acaba?
Yannis beklide benim yaşlarımda olurdu kim bilir?

Yannis geliyor asmaların arasından elinde domino taşları ile. Gülümseyip geçiyor duvarların içinden öteye, bir başka aleme.
“Hiçte gülümsemedin giderken Yannis,
Yani o zaman,
Yani dönmemek üzere gidişinde,
Yani seni kovduklarında,
Şimdi gülümseyip geçtin, yürek kıpırtımı mı duydun Yannis? İçimin ezildiğini mi?”
Bardaklara uzun süre dokunan kaşıklar sinirimi bozmuştur hep. Zeybek diye seslenilen katil suratlı adam delicesine karıştırıyor çayını. Ortalıkta dolaşan, oyunlar oynayan kızlı oğlanlı ufacık çocuklar kaçışıp duvarların içine giriyorlar. Kızıyorum, kızgın bir yüz ifadesi ile bakıyorum adama. Tekrardan köye dönüyorum yüzümü. Dut ağacı niye ağlıyor ki? Dut ağacı çalıyor gözlerimi.

Sabahmış, erkenmiş, gün yeni doğmuşmuş. Yannis sandalyelerini düzeltiyor kahvesinin. Göz göze gelip gülümsüyoruz. Ortak bir yol buluyoruz Yannis’le; Gülümsemek. Bir masa getirip koyuyor önüme, sonra bir bardak kırmızı dut şerbeti. “Hiç sevmem tadını be Yannis…”

İnce bir ses rüzgar gibi deyip geçiyor. İnce, kadife, yumuşacık. “Kalimera” Kız gülümsüyor. Bir şeyler söylüyorum, bir şeyler söylüyor, ikimizde anlamıyoruz. “Me lene Eftelya” İsmi olmalı. Gülümsüyorum yine ve ismim harf harf dökülüyor dudaklarımdan. Dutların arasında harfler görüyorum. Eftelya topluyor harfleri, masamın üzerinde birleştirip ismimi okuyor. “Kalimera Eftelya” Diye sesleniyor Yannis. Kız ona doğru dönüyor “Kalimera Yannis” Dönüp Yannis’e bakıyorum. Yannis suratını asmış, kızgınca. “Biraz önce göz göze gülümsemedik mi biz Yannis?” Sıkılıyorum, dut şerbetinden bir yudum alıyorum. Kan tadıyor. Kan tatmıyor, bu düpe düz kan. Kim koydu önüme bu çayı? Kaç sigara içmişim ben? Yannis nereye kayboldu?
..........Küsmüşük.
***
“Kalkalım mı?” Diyor bir ses. Kalkıyoruz.
Eğleşip kalmak için rahat sandalyeye gerek yokmuş demek ki. Rahatsız olunca da eğleşip kalırmış insan.
Sokakları asfalta kirletmişler. Köyün dışına, yamaca doğru sokağın sonunda el yapımı yol var, uzayıp gidiyor. İnsanlar gidiyor, insanlar geliyor. Az önce kaybolan çocuklar fışkırıp çıkıyor duvarların içinden, ağaçlardan, çiçeklerden. Elimi uzatıyorum elimi tutuyorlar. Elimin içinden serinlikler geçiyor. Az önce çayını karıştıran adamın çayı tazelenmiş, kaşığını bardağa daldırmak üzere. Önce ben, sonra tüm çocuklar ellerimizle kulaklarımızı kapatıyoruz ve gülüyoruz deli gibi. Adam bize bakıyor, karıştırdıkça karıştırıyor çayını. Biz güldükçe kızıyor, kızdıkça karıştırıyor. Biz daha da gülüyoruz. Sonra patlıyor adam, kargalar üşüşüyor. Biz halen gülüyoruz. “Zeybekis öldü” Diye bağırıyor çocuklar.”Uyan narkisos” Nede güzel koktu, nergis zamanı geçeli epey oldu oysa...........
İlk baharmış çocuklar.

***

Bir evin önünden geçiyorum. Alıkoyamıyorum kendimi, duvardan içeri giriyorum bir kadının peşinden. Ufak bir odaya giriyor, duvarda bir istavroz. Ben peşinde. Annem de odada, seccadesi, tespihi elinde. Kadınla bir şeyler konuşuyorlar. “Anne sen Rumca bilmezdin ki.” Benim odaya girmiş olduğumu görmüyorlar, ben onları görüyorum,duyuyorum ve dokunuyorum hatta; Güle değmiş gibi ellerim. Ezan okunuyor, çan sesi var. Bembeyaz kırlangıçlar uçuşuyor.
İçeride bir sofra. Annesi bilirmiş acıktığını ve et sevdiğini. /Geleceğimi söylememiştim ki./ “Bu ne anne?” “Praso” Diyor diğer teyze, zeytinyağlıymış. “Ben hiç pırasa sevmem ki anne.”.. ” Eftelya, sen ne zaman geldin?” Hiçbir şey söylemiyor bana “Me sighorite” diye pırasayı alıp et yemeği koyuyor önüme. “Hayır, kalsın” diyorum. Yine o mahcup gülümseme, sonra tül olup sallanıyor pencereye vuran rüzgarda. Ağzımda pırasalar büyüyor. “Yemekleri değişelim mi Yannis, hem sen et sevmezsin.”. “Ohi” Diyor. Anlıyorum. Abimin yıllar önce, çocukken bacağıma sapladığı çatalın yeri kaşınıyor. Annem gebe karnını elliyor dışarıdan, Yannis’in saçları okşanıyor...........
Kardeşmişik.
***

Bir araba sesi; İğrenç. İrkiliyorum. Ben nal seslerine yatırmıştım kulaklarımı.
Sonra beton evler birer canavar olup yutuveriyorlar şirin Rum evlerini. Ağızlarından gülhatmiler çıkıyor dışarı, gözlerinden sardunyalar. Saçları asmalardan. Belki şirin ama yinede canavar. İçine girmek istiyorum, vazgeçiyorum sonra. Arkadaşlarım gitmiş, peşlerinden adımlarımı hızlandırıyorum.
***
Ben bu adamların birini gelişinden tanıyorum. Koşuyorum, bir perdeyi delip geçiyorum. Adam mı uzuyor, ben mi kısalıyorum? Dizlerine sarılıyorum, şımarıyorum. Yüzüme bir ıslaklık deyiyor; Balıklar. Babam balıktan dönüyor arkadaşıyla. “İyi balık yakaladık Hiristo” Başını sallıyor Hiristo. Akşama ızgarayı yakacaklarmış, yanında türlü mezeler ve elbette rakı.” Gramofonu da kurduk mu” Diyor Hiristo. “Yok be Hiristo, iki kadehten sonra kendimiz söyleriz.”
Ateşe odun taşıyorum. Amcamın anlattığı hikayelerden biri ; Ayn-i zeliha efsanesi ; İbrahim peygamber geliyor aklıma. Önce korkuyorum sonra gülüyorum. “Ben kimseyi yakmayacağım ki” Ama gün gelecek Nemrut bu köyleri yakacak!
Izgara közleniyor, kadınlar meze taşıyor, babam balıkları diziyor mangala. Bardaklar bir birine dokunuyor, biraz sonra bir daha….
Bir kemençe inliyor hafiften, babam hicaz bir Rum şarkısı söylüyor.
“Ölürsem derin sulara atın beni,
Bedenim kayık olsun, ellerim kürek
Rumba rumba rumbala
Anlayamam nedendir bana derman ararsın
Tabiplerden derman bulmaz bu yürek”

“Çok yaşayasın” Diyor Hiristo amca. 47 yaş çok mu oldu Hiristo amca? Demek ki seninde aran iyi değilmiş tanrı ile.
Hiristo amca üçüncü kadehten sonra Kürtçe bir kilam söylüyor.
“mem naçar ı ji heyşete dı çu dur / mem çaresiz, insanlardan uzağa giderdi/
hemder ı dı bu dıgel şete kur /
derin nehirlerle dertlerini paylaşırdı/
ki: ey şıhbete eşke mın rewane / ey benim göz yaşlarım gibi dökülen nehir/
be sebr u sıkuni, aşıqane /
ey aşıklar gibi sabırsız ve sükunetsiz nehir/
be sebr u qerar u be sıkuni /
sabırsız, kararsız, sükunetsizsin/
yan şıbhete mın tu ji cinuni?
/yoksa sen de benim gibi delimisin?/

Sende çok yaşa Hiristo. “Tanrı ile seninde aran pek iyi değilmiş baba. Baksana Hiristo amcaya darmadağın oldu. Çok yaşasa ne fayda?” Hem kürtçeyi nasılda öğrenmiş, ben bile bilmiyorken.
Sonra bir kez daha tokuşturup bardakları Münir Nurettin söylüyorlar birlikte
“Gül yüzünde göreli zülfü semen sây gönül,
Kara sevdaya yerler bi-ser-ü bi-pay gönül
Demedim mi sana bana dolan ay gönül.
Vay gönül, vay bu gönül, vay gönül ey vay gönül.
Yar yalalelli, dost yalalelli…..
Bizi hak etti heva yoluna sevda nidelim,
Payimal eyledi ol zülf-ü semen-say nidelim,
Kul edinmez ki güzeller bizi illa nidelim”

Gülüşüyorlar beraber. Dostluğa kalkıyor son kadeh, kardeşliğe ve nice güzel günlere…..........
Dostmuşuk, güzel günlere inanmışık…
***
Araba ha bire korna çalıyor. Arkadaşlar dönmüşler. Sandalyeden hiç kalkmak istemiyorum.
Köyün kıyısına geliyoruz, arabayı durdurup aşağı iniyorum. Biraz daha aşağıda deniz ayaklarının altına geliyor insanın, oraya kadar yürüyorum.
Masmavi….
Körpe bir zeytin fidanı Eftelyaya dönüşüyor birden, ellerimi tutuyor…. Ama gitme zamanı…
“Avtio Eftelya” Diyorum,
“Hoşça kal” Diyor
Bir kelebek havalanıyor…
***

“Ayvalığa iniyoruz” Diyorum, “Canım balık ve rakı çekiyor, kulaklarım Rum sirtosu”
“Mesaideyiz” Diyor arkadaş.
“Daha var” Diye yanıtlıyorum. “Mesai başlamadı ki. Ben henüz 1900 lerin başındayım.”
***
Ne Türk, ne Kürt, ne Rum, ne Laz….
Başka bir şey nede…
İnsanmışık…

asivemavi36

29 Ağustos 2009 Cumartesi

HOŞ GELDİN YA RAMAZAN!



Gazeteler bilmem kimin CD setlerini vermeye başladılar,
Yasin-i şerifler,
Kuranlar, kuran mealleri.
Sosyal, kültürel, aktüel birer iletişim kurumumu yoksa birer misyoner kurumumu bunlar?
Misyonerler bile bunlardan daha temiz, hiç olmazsa onlar insanların paralarını sömürmüyor.
Televizyonlar özellikle akşamları, evliyaların, enbiyaların hayat hikâyelerinin filmlerini, dizilerini oynatacak otuz gün boyunca. Garip olan, bunlar hep mazlumdurlar ve ne hikmetse hep araptırlar!
Bu aylarda, bu kültürün öz insanı olan Yunus Emreler, Pir Sultanlar, Hacı Bektaşi Veliler, Hacı Bayramı Veliler ve diğerleri neredeler diye merak ederim her zamankinden daha çok.
Sokaktan tuttukları ilahiyatçıları stüdyoya oturtup bize orucun hikmetlerinden dem vuracaklar, / Sanki bizler bu dine tabi değiliz, bilmiyoruz gibi./ Zavallı adamlar belki ilahiyatçı bile değiller, belki günlük 25-30 liraya stüdyo stüdyo gezen gariplerdir.
Öyle ya, kim kime-dum duma bir ülkede yaşıyoruz,
Kimin kimsenin hiçbir şeyi araştırıp öğrenmeye niyeti yok nasıl olsa!
Sohbetler, geçmişte yaşayan, bu günü görmeyen, yarını düşünmeyen bir toplum olduğumuzdan olacak olmalı ki hep geçmiş ramazanlar üzeredir. “Ahhh… Ah! Nerede o eski ramazanlar?” Diye yakınmalar.
Direkler arası,
Gölge oyunları,
Meddahlar v.s… v.s…
Hani telefon etsen yapımcısına ve telefonunu bağlasalar. Desen ki “Bre deyyus! Madem bu erkin var elinde, hangi gün bu kültürü yaşatmak adına bir program yaptın?” /Hoş ben hiçbir veledin anne-babasının elinden tutup, sevinerek Hacivat-Karagöz izlemeye gideceğini veya TV lerde onlar üzre çekilmiş görselleri izleyeceğini zannetmiyorum ya, bu da ayrı bir mesele./
Belli bir yaşa gelmişiz hepimiz, geçmişin ramazanlarından ne hatırlıyoruz acaba? Ben şahsen hiçbir halt hatırlamıyorum. Tek hatırladığım fırının önünde pide kuyruğuna girmekti, birde iftar saatlerine yakın sokağın başına dikilip minare ışıklarının yanmasını ve imamın ezan okumasını beklemekti. Sonrasında koşarak eve gidip sofraya oturmak.
Kendimi bildim bileli bu böyleydi.
Şimdi TV de yirmi küsur yaşındaki çıtır hayıflanıyor “Ahhh… Ah! Nerede o eski ramazanlar?”
Diyimmi yerini eski ramazanların?
Ha?
Neyse… Ayıp...

Neyse…
Birde iftar menülerine acayip kıl oluyorum!
Dünyadan bi habermisiniz mallar!
Emekliye aylık on lira, memura yüzde iki, asgari ücretliye yüzde dört zam yapıldığı haberini daha dün haber yapan siz değimliydiniz embesiller!
Geçen, bir embesil Trabzon uzun gölde tavada alabalık tarifi verdi,
Bir başka embesil bilmem hangi otelin iftar menüsünü gösterdi,
Bir başkası sağlıklı iftar ve sahur menülerini gösterdi ve sıkı olaraktan tembihledi “Sakın ola ki ağır, yağlı ve etli yemekler yemeğin. Kurutulmuş domates, kaymak, bal, peynir, reçel ve süt ağıtlıklı olarak beslenin”
Oooldu, baş üste!
Hatta buyur halkın sofrasına sende konuk ol labunya!
Gel de bunlara gün yüzü görmemiş küfür repertuarından seçmeler sunma?
La pzvnk! Daha dün mısır çarşısında pahalılıktan kopan kıyameti,
Pazaryerlerinde çürük sebze toplayan kadınları haber yapıp bize gösteren sen değilmiydin?
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu diye sormazlarmı deyyus!
...
İftar çadırları bir de…
Ben hiçbir iftar çadırında orucunu açmaya gelen yoksul insan görmedim. Gören varsa beri gelsin alnından öpecem.
Yoksulun, yoksulluğu boyunca onurlu olduğunu bilmeyen takiyeci güruh! Sözde sevap kazanarak sahte maneviyatınıza mastürbasyon yaptırdığınızın farkındamısınız?
Hele belediye başkanları!
İstanbul ve Ankara ve bazı Büyükşehir belediyeleri yetmiş küsur milyon insanın parası ile kendi adınıza hayır-hasenat işliyorsunuz! Orucun gösteriş ve riyadan uzak bir ibadet olduğunu unuttuğunuzu veya bunu bilmediğinizi hiç zannetmiyorum. Siz olsa olsa cehennemin ipoteğinde olan ruhlarınıza terapi uyguluyorsunuz, vicdanlarınızı kirli sularda durultmaya çalıştığınızın sizlerde farkındasınız ve her seferinde daha da kirlettiğinizin!

Devlet büyüğümüz, agresif sayınımız her gece bir gecekonduya iftara konuk oluyor. Hiç sebebini araştırdınız mı neden?
Hıııı?
Bilemediniz değil mi?
Muhtelif rivayetlere kanmayın lütfen.
Söyleyeyim efendim. Kursağından hiç değilse senede birkaç gün olsun helal lokma geçsin diyedir.

Çankaya belediyesi sahurda davul çalmayı belediye meclisi kararı ile yasaklamış.
Bomba haber! Flaş haber olarak geldi ekranlarımıza!
O davulun tokmağını alıp o kararı bize haber olarak hazırlayan muhabirin,
O televizyonun sorumlu haber müdürünün,
Ve dahi o haberi sunan spikerin ………..
Kafasına kafasına vurmak lazım ya… Neyse!
En azından o belediye meclisi görev yaptığı sürece Çankaya’da oturmak isterdim, bravo başkana ve o kararı alan meclise... Teşekkürler.
Davulcular yüzünden kaç kez cinnet geçirdiğimi gelin bana sorun. Belki de oruçlu insanların bu denli gergin olmalarının sebebi davulculardır. Çankaya’da oturan ve bu ramazan ayını davulsuz geçiren insanların ne kadar stresli olup olmadıklarını izlemekte fayda var. /Bu güzel bir tez konusu olabilir, sosyal bölüm okuyan üniversiteli arkadaşların dikkatine sunayım bu fikrimi de./

Ahanda davulcu girdi sokağa,
Ben davulcuyu öldürmeye gidiyorum,
Mahpustan çıkanda görüşürüz.
Not:Oruçluyken çiy pirinç, kağıt, pamuk ve çakıl taşı yemek orucu bozarmış haberiniz olsun.

25 Ağustos 2009 Salı

Hassiktir Kemal Abi!

Neredeydi Kemal abi hatırladın mı?

Kula Kemal abi, Kula…
Bir dinlenme tesisinde, bir yemekte karşılaşmıştık.
Hani oturmuştuk ya seninle iki bardak çayın hatırına.
Sıradan biriydin Kemal abi,
Plakanı bile fark etmemişlerdi arabanı yıkayan çocuklar,/ belki kalantorun, kodamanın teki diye arabana dahi tükürmüşlerdir, sen yoksulun hıncını bilemezsin Kemal abi, derdini dinleyip öğrenemediğin gibi!/
Ben tanıştırmıştım seni, göğsümü kabartarak *** grup başkan vekili demiştim. Memleket meselelerinden söz etmiştik ve bu ampullerin takiyesinden, yalanından, dolanından.
Sonra sitem etmiştim, Şahin abime ettiğim sitemlerin aynını,
Teşkilatların çok pasif kaldığına dair, pısırıklığına dair, vurdumduymazlığına, bana neciliğine dair.
Elini omzuma vurarak hak vermiştin bana, “Çok haklısın” demiştin hatırladın mı Kemal abi?
Kartvizitini vermiştin bana, her durumda istediğim gün ve saatte arayabileceğimi söylemiştin.
Kartvizite gerek olmadığını söylemedim sana, orası benim partim Kemal abi, benim babamın partisi!
Sen gideceksin ama benim çocuklarım halen orada olacaklar, o partide Kemal abi!
Dedim ya babamın mülkü orası, istediğim zaman seni defedebilirim ama gel gör ki namus belası işte!
Neyse Kemal abi,
O dinlenme tesisine girerken kaç kişi karşıladı seni, bir rakam verebilirmisin?
Peki ya çıkarken uğurlamaya gelen kaç kişiydi?
Tokalaşmaktan ve yanak yanağa öpüşmekten aciz hale geldiğin halen gözlerimin önünde. Az biraz samimiyet, az biraz halk olmak yetiyormuş demek ki, az biraz senlikten çıkıp ben olmak, çayı kıtlama içtiğimi fark etmek yetiyormuş.
Demek ki bu halkın dilini iyi anlamak ve iyi konuşmak lazımmış, Demirel gibi, Tayyip gibi.

Sonra seçimler oldu ve biz her zaman olduğu gibi üşenmeden tüm riskleri alarak – ki sürgün var işin içinde, daha kötü görevlere verilmek var, onur incitici durumlara düşmek var bu risklerin içinde ve daha kötüsü bir sudan bahane ile ekmeksiz kalmak var!
Çalıştık,
Çalışıyoruz,
Çalışacağız!
Sana rağmen Kemal abi!
Kötü misafirler için evimizi yakmayacak kadar akıllıyız ve kırılan kolu yen içinde tutmayı da biliriz!
Gerçekten… Ama gerçekten çok yoksul insanlarımız var,
İktidara boyun eğmemenin onuru ile yakacaksız, yiyeceksiz kalan insanlarımız var / Keşke onları tanısaydın Kemal abi, tanısaydın ve utansaydın!/
Bu insanlardan üç-beşine yine sizlerden söz alarak söz verdik, geçicide olsa belediyelerin birinde yaban ekmek parasına dahi olsa çalıştırmak için. Bu, ne suistimaldir, ne hırsızlıktır nede arsızlık.
Bu, o onurlu insanların göğüslerine takılacak birer madalyadır eğer anlayabilsen!
Seçimler bitti,
Çok ta iyi sonuçlar aldık, yıkamadıksa da kalelerini çok kötü sarstık, sen dik durabilirsen ve anlayabilirsen / ki sende o basirette, o cesarette yok! / bir dahakinde o kaleleri yerle bir edeceğiz.
Sen zannetme ki İzmir destanını sen yazdın!
O destanı da biz yazdık, karanlığın karşısında güneş gibiydik, bizdik, sen değildin o! Bizdik… Varsın o şehirli olmayalım, en az o şehirliler kadar çalıştık ve sahip çıktık oraya. Çünkü o şehirdeki mücadele aydınlığın karanlığa karşı verdiği mücadele idi, sen-ben yoktu orada, onur vardı, namus vardı, haysiyet vardı!
Sıra geldi verilen sözlere, utanıyorduk yalancı çıkmaktan, çünkü asla yalancı olmadık biz!
Randevu aldık, Aliağa’ya gel dedin.

Gün geldi davetinizi emir sayaraktan işimizi-gücümüzü koyup geldik sana.
Keşke kovsaydın Kemal abi!
Anlattık derdimizi, anlatmaya çalıştık, daha ilk cümlemizi kuramadan…
“Orada dur!” Dedin.
Ve söylediğin kelime harfi harfine buydu:
“Benim oğlum ODTÜ mezunu, ben oğlumu dahi belediyelere sokamadım, yavrum Dubai’lerde sürünüyor altı yıldır, bu durumda kimse benden belediyeler için iş isteyemez!”
Hassiktir Kemal abi!
Hassiktir!
Hatta büyük harflerle HASSİKTİR!
Sen hocanın fıkrasını bilirsin değil mi?
Hani misafirin önünde bal yermiş ve bağırırmış, feryat edermiş “Ahhh öldüm- Vahhh öldüm” diyerekten.
Misafir aç, takatsiz…
“Hoca hoca… Ver o balı birazda biz ölek” demiş…
Şimdi o misal Kemal abi,
İmkanın varsa bizim yoksullardan birkaç tanesini Dubai’ye yolla birazda onlar sürünsün, sürünmek yetmesin gebersinler. Senin oğlun sürünüyor canları senin oğlunun canından daha mı tatlı?

Keşke gerçekten sosyal devlet olabilsek ve kimsenin aşa-işe-ekmeğe ihtiyacı kalmasa, devlet kendi otomatiği ile bu sorunları kendiliğinden çözse.
Ama yok, olmuyor, 60 yıla yakın süredir egemen olan faşist-gerici-kapitalist güçler buna izin vermiyor.
Umut yoksullar için yerel seçilmişlere kalıyor.
İş istenmesi elbette hoş bir şey değil. Ama ya karşındaki hiç insanlar iş istemeden kendi çevrelerini evlerinden alıp masalara oturtuyorsa?
Biz masa başı işte istemedik o yoksullara.
Benim bu gücüm yok deme sakın, sakın deme!
Ahlak meselesi de deme, İsmet Paşa’nın namuslular ve namussuzlar hakkındaki sözlerini hatırlatayım sana Kemal abi!

Sen yumuşacık koltuğunda sıcacık otur bakalım Kemal abi,
Devam et Kemal abi, devam et.
Ama düşün, hangi saltanat bir ömür devam etmiş?