17 Ağustos 2009 Pazartesi

Yolun Açık Olsun Dostum...

Yolun Açık Olsun Dostum,
Soranlara Selam Söyle...
...
Bazen öyle anlar olur ki dil tutulur,
Öyle bir an bu an...
İki kez yetim kaldım, çok kötü bir duyguydu.
Artık bitti demiştim,
Artık yetim kalmak yok diye bilmiştim güzel adam.
2005 yılıydı,
Blogda bir çocuk yüreği ile tanışmıştım,
Bir adam ile,
Bir baba ile;
Senin ile,
Halis Abi ile...
...
Bu gün hiç bir şey yazasım yok,
Bu gün susasım var,
Bu gün kaçıp saklanasım bir yerlere...
Bu gün gözlerimi kör,
Dilimi lal,
Kulaklarımı sağır edesim var...
...
Bu gün,
Öğlen namazında...

"Merhumu iyi bilirdik"
...
Sonra?
Unutulacağını mı zannediyorsun?
Kolay şey mi "BABA" diyebilmek bir adama?
...
Yazıyı henüz eklemiyorum babacığım,
Şimdilik bu kadar.
Ama unutma, bizim Baba-Oğul ilişkimiz dün saat 16:05 te bitmedi.
Farklı bir mekana,
Farklı bir boyuta gidiyorsun.
Yolun açık olsun dememe gerek var mı bilmem,
Ben desem de, demesem de senin yolun her zaman açıktır,
Aydınlıktır,
Masmavidir...
...
Güle güle,
Güllerle,
Yıldızlarla babacığım.
Soranlara selam söyle...


www.blogcu.com/halisabi

http://asivemavi36.blogcu.com/halis-abime_43339051.html

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Kırlangıç Hatıraları VIII / Folklorik Drama



“O gün, o iki arkadaşımı en son gördüğümdü.
Bazıları Şener ile Bülent’i dayılarının alarak yanlarına götürdüğünü söyledi, bazıları onların yetimhaneye teslim edildiğini…
Dilerim başarmışlardır.”


Şener mahalle komşumuz İsmet amcanın oğluydu.
İsmet amca kamyonu ile nakliye işleri yapardı, bazen şehirlerarası çalışır, günlerce eve gelmezdi. Dayımın çok samimi arkadaşıydı.
Dayımda kamyonculuk yapardı, çoğu zaman birlikte aynı şirketin nakliye işlerini tutar, aynı zamanlarda aynı işe giderlerdi.

Genç kadındı Gülü teyze, güzel kadındı, tanımadık mahallelerde günlerce yalnız kalmasın diye dayım bizim oturduğumuz mahallede ev aldırmıştı onlara, komşularımız olmuşlardı.
Hem İsmet amcanın kardeşi için hiçte güzel şeyler anlatılmıyordu. Mahallenin gençleri onun mahalleye girişini yasaklamıştı. Gülü teyzeyi rahatsız ettiği dedikoduları çıkmıştı bir zamanlar.

İşe gittikleri zaman dayımın hanımı ve Gülü teyze ya dayımların evinde kalırlardı ya da İsmet amcaların evinde. Arada bir bize de geldikleri olurdu, bu yüzden Şener ve abisi Bülent ile samimi arkadaşlar olmuştuk.

Televizyonun henüz hayatımıza girmediği güzel, temiz zamanlardandı. Büyükler köşelerine çekilip günlük, gündelik olaylardan konuşurken, biz çocuklar ya masallar anlatırdık bir birimize, ya bulmacalar sorardık, ya cinlerden-perilerden bahsederdik ya da şehir fısıltılarını anlatırdık bir birimize.

Amcamın oğlu mezarlığı işaret ettiğini, parmağını ısırıp ayağının altına koymadığı için babaannemizin öldüğünü anlatmıştı birinde, abartarak!

Bir gün Tokat-Erzincan arasında bir trafik kazası haberi geldi. Mahalle sus-pus olmuştu.

Abim, babamın bize verdiği okul harçlıklarımızı biriktirerek siyah-beyaz bir futbol topu almıştı, babamın haberi yoktu.

Ben topun ortağıydım, parasının içinde benimde harçlığım vardı, hatta abimin parasından daha fazla! Buna rağmen abim arkadaşları ile top oynadıkları hiçbir oyuna beni katmaz, fazla ısrar etsem tekme-tokat döverdi. Kendisini çok sevmek gibi bir zaafım olduğunun farkındaydı ve abim bu zaafımı çok iyi kullanırdı. Annem-babam onu döver ya da ağır sözler eder, incinir korkusu ile dayak yediğimi hiçbir zaman onlara söylememiştim.


Abim akşamüzeri topu damın üzerindeki otların içine sakladı, görmüştüm.
Okulda topu alıp kaçacağım üzere hayaller kurdum hep, arkadaşlarıma topumuzu getireceğimi, mezarlığın yanındaki boş arsada top oynayacağımızı söyledim. Tüm çocuklar heyecanlanmıştı, yemek dahi yemeden, ailelerimize kütüphaneye gideceğimizi söyleyerek top oynamaya gidecektik.
Paydos zili çalar çalmaz Zeynebi beklemeden Şener ile birlikte eve koştuk. Yolda, okula giden abimin yanından rüzgâr gibi geçtik, aldırmadık bağırmasına. Önlüğümü, çantamı odaya koyarak damın üzerinden topu alıp söz verdiğimiz yere gittim. Bazı arkadaşlarımız evlerine dahi uğramadan okul kıyafetleri ile sahaya gelmişlerdi. Adam paylaşıp top oynamaya başladık.
Saatler geçmiş, hepimiz acıkmıştık, hem okul paydos olmak üzereydi, hele abim eve geldiğinde topu yerinde görmezse var ya…
Bir pozisyonda ortalık karıştı. Goldü-Gol değildi diye bir süre tartıştık, kim mızıkçılık yaptı bilmiyorum, oyun sona erdi, evlerimize gidecektik.
-Top nerede? Diye sordum.
Gülü teyzenin oğlu Şener topun gittiği tarafı gösterdi işaret parmağı ile. Mezarlığın içine girmişti top.
-Mezarlığı gösterdin… Dedi arkadaşlarımızdan biri.
Şener, hemen işaret parmağını ısırıp ayağının altına koydu, gözleri yaşarıncaya kadar ezdi parmağını.
-Oğlum, biz söylemeden yapmalıydın, artık sayılmaz, ailenizden biri ölecek.
Şener dondu kaldı olduğu yerde. Şener’in üzüntüsü çocukları çok keyiflendirmişti, bir birlerine bakarak gülüşüyordular.
Bir süre hareketsiz kaldı, sonra, o sözü diyen çocuğun boğazına sarıldı, bir eliyle boğazını sıkıp diğer eli ile öldüresiye vuruyordu. “Kimsem ölmesin… Kimsem ölmesin!” Diye bağırıyordu bir yandan.
Çocuğun dayak yediğine sevinmiştim, zaten Şener’in gücü yetmezse bende Şener ile bir olup dövecektim onu. Çocuk iyi bir dayak yedikten sonra kavgayı ayırdık. Şener sakin olamıyordu.
Eve doğru giderken okulun öğlenci öğrencileri için paydos zili çalıyordu. Şener, birden “Büleeeeeent… Büleeeeeent” Diye bağırarak okula doğru koşmaya başladı. Üzülmüştüm. Şener’in bağırmaktan neredeyse hançeresi yırtılacaktı. O anda o çocuğu öldüresim geldi, araya amcamın, dayımın çocukları girerek kavgamızı ayırdılar, topumu alıp Şener’in peşi sıra koşmaya başladım, ciğerlerim patlayacaktı neredeyse.
Şener’i ancak okulun önünde yakalayabildim, kardeşinin ismini bağırarak öğrencilerin içinde onu arıyordu. Deli olmuştu, ağlıyordu. Nihayet Bülent’te çıktı.
-Kardeşim neden bağırıyorsun? Yavaş ol biraz, beni utandırıyorsun.
O, kardeşine sarılmış, ağlamaları hıçkırık halini almıştı.
-Ölmeyeceksin değil mi? Ölmeyeceksin… Ölmeyeceksin…
-Neden öleyim Şener, nereden çıktı bu?
Ağlamaktan konuşamıyordu. Öğrenciler şaşkın bir çember oluşturmuştu etraflarında.
-Ne bileyim, demin mezarlığı gösterdim parmağımla, aklıma gelmedi ki parmağımı ısırıp ayağımın altına koyayım.
-Hay benim deli kardeşim dedi Bülent ve devam etti “ Sen halen bunlara inanıyor musun?”
O hiçbir şey demeden kardeşinin boynuna sarılmış ağlıyordu.
Ben onlara bakıyordum, içimi ezerek…

Babaları İsmet amca geçen yıl trafik kazasında ölmüştü. Gülü teyze, kardeşlerinin tüm ısrarlarına rağmen “İki çocuğumla kardeş evine sığamam” diyerek kardeşlerinin yardımını reddetmişti. Evde örgü örüyor, elişleri yaparak bunları satıyordu, bazen de evlere su taşıyordu parayla. Çok tanıdık ve samimi ailelerde arada bir yardım ediyordu. Arada bir para karşılığı ev temizliğine de gidiyordu. Çocuklarını kimselere muhtaç etmeden okutup, adam edecekti.
Gülü teyze dul kaldıktan sonra, daha eşinin kırkıncı günü çıkmadan kayınbiraderi evlerine çocukları bahane ederek daha sık gidip gelmeye başlamıştı.
Mahallede hiç kimse o adamdan hoşlanmıyordu ama o aile artık babasızdı, amca baba yarısıydı ve o adam onların amcasıydı, bir şey demiyordu. Bir yandan da bir kardeşin diğer bir kardeşin eşine kötü gözle bakacağına ihtimal vermiyor, bunun pis bir dedikodu olabileceğini düşünüyordu mahalleli, bir insanın bu kadar aşağılık olabileceğine inanamıyordu, biraz da bu yüzden suskun kalıyordu.

İki kardeş bir birine sarılarak çocukların oluşturduğu çemberi yarıp mahallemize doğru yürümeye başladılar. Bende arakalarınca…
Bülent arada bir kardeşinin saçlarını okşayıp, yüzünden öpüyordu.
Ne anlatıyordu Şener, Bülent’i böyle duygulandıran konuşma ne olabilirdi? Korkularını mı anlatıyordu, abisini nasıl sevdiğini mi? İçim acıyordu iki kardeşin o gün sergiledikleri dayanışmaya, babasızlıklarına ve içten içe korkuyordum bu çocuklar başaramayacaklar diye.
Sokağın başında durdum, bahçe kapısını açıp içeri giresiye kadar baktım arkalarından.

Kendi bahçemizden içeri girer girmez abim üzerime saldırarak annemin yün çırptığı kiraz dalı ile beni dövmeye başladı. Gerekçesi hazırdı; Topu izinsiz almıştım! Sanki izin istesem verecekmiş!
Top, o an için geçerli bir bahaneydi. Beni canı istediği her zaman döverdi, mutlaka bir bahane uydururdu!
Ne yapmalıydım ki abim beni sevmeliydi?
Bülent ile Şener’in az önceki bir birlerine sarılışları geldi aklıma.
Bizimde mi babamız ölmeliydi?
Babamız ölürse bizim annemizde mi evlere su taşırdı, temizliğe giderdi?
Hem biz kirada oturuyorduk. Babamız ölse paramız olmazdı, ya ev sahibi Hacı amca bizi evden atsaydı?
Acaba benim amcalarımda annemi rahatsız edermiydi?
Çok kötü şeylerdi düşündüğüm ama abimde beni zamanlı-zamansız, sebepli-sebepsiz dövüyordu. Usanmıştım.

Anneme-babama söyleye bilmiyordum dayak yediğimi, onu döverler ya da kötü söz söylerler diye korkuyordum.
Ne vardı sanki Bülent’in Şener’i sevdiği gibi sevseydi abimde beni? Hem ben Şener’in abisini sevdiğinden daha çok seviyordum abimi…
Başıma deyerek canımı çok kötü yakan çubuğun acısı ile düşüncelerimden sıyrılıp, kurtularak abimin elinden, mezarlığa doğru koşmaya başladım. Ne kadar mezar varsa hepsini gösterecektim işaret parmaklarımla!
Peki, ölen kim olsundu?
Abilerim? Allah göstermesin! Zaten iki abim ölmüş yetmez mi?
Annem-Babam? Hayırrrrrrr!
Küçük erkek kardeşlerim, kız kardeşlerim? Lanet olsun, nereden geliyor aklıma!
Ben ölüp kurtulayım en iyisi!
Keşke ev sahibimiz ölseydi, bahçede köpek saklamama izin vermiyor.
Hayır, o da ölmesin. O ölürse mezarını kazmak için ağabeylerimi de çağıracaklar. Birinde ev sahibinin kardeşi öldüğünde kıştı, abilerim de gitmişti mezar kazmaya. Yerler donduğu için kazılmıyormuş ve abilerim çok üşümüşler. Hem, baharda babam kendi evimizi yaptıracak, genişçe bir bahçemiz olacak. Ben istediğim kadar köpek saklayabileceğim, kız kardeşim çok sevdiği kediyi saklar, annem tavuk saklar. Ne kadar kaldı ki bahara?
En küçük dayım benim güvercinlerimi çalmıştı damdan, acaba o aileden sayılır mı?
Ya sayılmazsa?
Ne olacak peki? Benim de canım çok tatlı…
Köprünün üzerinde iki elimim işaret parmaklarını neredeyse kıracak gibi ezerek diğer üç parmağımın altına sakladığımı fark ettim, canım yanıyordu.
Ne kadar da doluydu bu mezarlık?
Ne kadar çok çocuk işaret parmağı ile mezarlığı göstermiş?
Ölen babaların, annelerin, kardeşlerin hepsinin günahını almış çocuklar, hepsinin ölümüne sebep olmuşlar. Keşke mezarlıklar çocukların görebilmeyeceği kadar uzakta olsaymış şehirlerden…
Annem-babam, kardeşlerim geliyor aklıma, hepsi toprağın altında! Ürperiyorum!
Bakışlarımı güç-bela kopartıp mezarlıktan, yüzümü mahalleye dönüp hızla evimize doğru koşuyorum. İşaret parmaklarım halen avuçlarımın içinde eziliyor. …
Okullar tatil olmuştu.
Mahallenin hanımları halılarını, kilimlerini faytonlara yükleyip, yıkamak için çaya gitmişler, çocukları da yanlarında. Çocuklar annelerinin gözetiminde soyunup suyun derin olmayan yerinde yüzüyorlarmış.

Gülü teyzede bir komşumuzun halılarını yıkamak için çaya gitmiş. Şener, diğer çocukların aksine yüzmüyor, aklınca annesine yardım ediyormuş.

Bir anlık dalgınlıktan olsa gerek akıntıya kapılarak suların içinde kaybolmuş. Annesi kendisini suyun içine atarak bata-çıka oğlunu kurtarmış, kıyıda Şener’i ayıltmışlar, ağzından çokça su akmış dışarı.
Mahalleye Şener boğuldu diye haber geldi.
Annem “Oyyy! Yazık yetimim, bahtı kara yetimim, şanssız Gülü, talihsiz Gülü” diye bağırarak tırnaklarını yüzüne geçirdi.
Kadınlar, kendilerini döve döve çaya doğru kaçıştılar.
Gülü teyze ile Şener’i gören kadınlar ikisini de kucaklayarak daha bir ağlamaya başladılar.
Olayı duyan amcası faytona binerek gelmiş.”Neden yardımlarımızı kabul etmiyorsun da üç-beş kuruş için gelip el-âlemin pisini-kirlisini yıkıyorsun? Bu çocuk senin yüzünden ölse senide, aileni de yakardım” diye Gülü teyzeye sinirlenerek onu ve Şener’i faytona bindirip hastaneye götürdü. Doktor muayenesinden sonra önemli bir şeyi yok diye evlerine yollamış doktorlar.
Güzelliği dillere destan olan Gülü teyzenin ıslanan elbiseleri vücuduna yapışarak hatlarını daha bir belirginleştirmişti. Şener’in telaşı olmazsa Gülü teyze katiyen bu halde hiç kimseye gözükmez, utanırdı.
Şener’i divana yatıran Gülü teyze elbiselerini değiştirmek için odasına geçmiş.
Bir süre sonra oda kapısının açıldığında kayınbiraderinin odaya girdiğini fark etmiş.

Şener’in acı bağırtısı mahalleyi ayağa kaldırdı.
Şivan koptu sokağımızda.
Ses sese karıştı.
Mahallenin kadınları bahçe içerisinde, sokakta deli tavuklar gibi; bağırarak, birbirlerine çarparak şuursuzca sağa-sola kaçışıyordu.
Biz çocuklar ne olduğunu anlamamıştık.
Ambulans sesi geldi,
Polis sirenlerinin sesi…
Sakinleşen kadınların bir kısmı bahçe kapısında toplandı, bir kısmı bahçe içinde; pencerenin önünde.
Bibim(*), evin içinde Gülü teyzenin ayaklarını kucaklamış havada tutmaya çalışıyor.
Polisler içeri girdiler.
Tavanın ahşaplarına başörtüsü ile kendini asmış olan Gülü teyzenin başörtüsünü keserek aşağı indirdiler. Yüzü-gözü kandan görülmüyordu, elbiseleri baştan aşağı kana bulanmıştı.
Cesedinin yanında dışarı çıkan polisin elinde bir mendil ile tuttuğu mutfak bıçağı vardı.
İki adam Şener’in amcasının cansız bedenini bir battaniye içerisinde ambulansa taşıdı, her tarafından bıçaklanmış, gözleri öküzgözü gibi büyümüş, dışarı fırlamıştı.
Benöyşe nene bayatı deyip ağlıyordu,
Kelbayı(*) Zehre Ambulansa götürülen Gülü teyzenin gözlerini kapadı dualar okuyarak.
Kelbayı Mesime ikisinin aynı ambulansa konulmasına itiraz ederek adamın cesedini ambulanstan indirttirdi.
Adamın karısı kadınların içinde adeta taş kesilmiş gibi dimdik duruyordu ve yavaş sesle fısıldıyordu “Yazık oldu Gülü’ye, Muğdet zaten pezevengin biriydi.”
Şener, Bülent’e sarılmış ağlıyordu.
Polis Şener ile Bülent’i arabaya bindirirken benim gözlerim Şener’in işaret parmağına takılıp kalmıştı.
Kimileri Şener ile Bülent'i dayıları alarak yanlarına götürdüğünü söyledi, kimileri ikisininde yetiştirme yurduna verildiğini...

Yaz bitmek üzereydi,
Biçin zamanıydı,
Hacı amca bahçenin köşesinde tırpanlarını eğeliyordu,
Ben, duvara dayatılmış tırpanların keskinliğine bakıyordum,
Birde iki elimin işaret parmaklarına…



asivemavi36 – Kırlangıç Hatıraları


Bibi : Babanın kız kardeşi

Kelbayı: Şii mezhebinde dini bir makam

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Uçurum

Kelime sustu.
Kız sustu.
Bakındılar birbirlerine.
“Sen hep oradaydın” dedi kız.


“ Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu
Şu; Samanyolu, hani avuçlarından dökülenKum taneleri var ya, onlardan birindeyim
Yeni bir yolculuğa çıkıyorum, kar yağıyor
Bir aşk tipiye tutuluyor daha ilk dönemeçte
Çocuksun sen sesindeki tipiye tutulduğum…”

Kelimenin başı önde. Hiç konuşmamıştı ki. Ne söylemiş olursa olsun kız, bir hayat dahi olsa kızın dudaklarında, susardı kelime.
Hep susardı.
Ve hep sustu.
Uçurum kenarında dururdu kız. Orda doğduğuna inanırdı. Kopamazdı bu yüzden öz vatanından. Bir yere gitmesi gerekse toplar uçurumunu öyle giderdi.
Sağlamdı bastığı yer, düşmesi imkânsız. Çünkü tam ayağının altındaydı kelime. Düşmesinin önünde, engelinde.
Ve sussa da kelime, anlaşırlardı. Kız hep konuşturmak isterdi kelimeyi; ama kelimenin sakatlığı dilinden diye kandırırdı ısrarını. Uzun uzun konuşur, her konuşmasının sonunda ona danışırdı. Gülüp haline devam ederdi cümlelerine. En çok kelimeye adını sorduğunda kızmıştı kız.

“Dönüşen ve suya düşen sorular soruyorsun
Sesin bir çağlayan olup dolduruyor uçurumlarımı
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben
Ve ne zaman birisi adres sorsa önce silaha davranıyorum

Kekemeyim en az kasabalı aşklar kadar mahcup.
Ve üzgün kentler arıyorum ayrılıklar için”

Çünkü cevap aynı sessizlikti. Adını bile söylemezken niye uçurumla aramdaki boşluktasın, niye engelsin diye kaç kez bağırmıştı kelimenin yüzüne avazı çıktığı kadar. Ama aynı renkti kelimenin susmasındaki ton.

“Susan bir çocuktan daha büyük bir tehdit
Ne olabilir, sorumun karşılığını bilmiyor kimse
Kötü bir anlatıcıyım oysa ben ve ne zaman
Bir kaza olsa adı aşk oluyor artık
Aşksa dünyanın çoktan unuttuğu bir tanıdık
Seni bekliyorum orda,
O kirlenen ütopyada…”

Bir gün canı çok sıkkın, bir heykel gibi kıpırtısız duruyordu kız. Kelime korktu halinden. Soramadı da, ayağının altında kımıldadı biraz. Anladı kız. “Niye merak ediyorsun ki, sana ne benden?” dedi. Üzüldü kelime. “Boşluktayım” dedi kız. “Bir adım kara. Kendime baktıkça körlüğüm artıyor.
Nerdeyim,
Niye buradayım,
Kimim ya da?
Sevdiğimi zannettiklerimin yalanlarıyla yanmak ve yanmak. Yoruldum. Yoruldum kimliksizliğimden ve kimliksizliğimin bedelinden. Eceli yok mudur bu kimliksizliğin” Diye ekledi. Sesi kısıktı. Gözünde içindeki yangın için çırpınan yaşlar.
Kelime kıvrandı. Gülümsedi kız. “Üzülme” dedi,” biliyorum konuşamıyorsun ama yine de üzülme. Ama beklide” dedi sonra sesini yükselterek ve ani bir hareketle. “Uçurum çözüm olur… Evet, evet uçurum çözüm olur. En iyisi bu, sen de kurtulursun yükümden.” Büyük bir dehşet kapladı kelimenin içini. Aldırmadı kız, devam etti. Hayır, hayır der gibiydi kelimenin kıvranışı. “Seni hep sevdim” dedi kız, aramızda sürekli bir sessizlik olmuş olsa da.

"Bir yanlışlığım bu dünyada en az senin kadar
Ve sen kendi küllerini savuruyorsun dağa taşa
Bir daha doğmamak için doğmak diyorsun
Ölümlülerin işi bir de mutlu olanların
Onların hep bir öyküsü olur ve yaşarlar
Bırakıp gidemezler alıştıkları ne varsa
Çocuksun sen her ayrılıkta imlası bozulan"

Uçuruma doğru yöneldi. Kelimeden bir an bir ses duyuldu; “Dur!” Kız şaşırdı. Durdu ama durmuş olsa da düşmesi devam etti. Anlamadı önce, sonra fark etti ayağının altındaki boşluğu. Kelime konuştuğu an kaydı ayağı. Düşüyordu ama yine de yüzünde kocaman bir gülücük vardı. Kelime hıçkırıklarla bağırıyordu “Hayırrrrr!” Kız, “Üzülme” dedi düşerken, “Üzülme ve söylesene adın neydi?”
Kelime donuk ve acı bir sesle “Gerçek” dedi.

Sonra uzun boylu “Sus” lar girdi araya.

Ve sonra yorgun, yaşlı mevsimlerin arasından bir gerçek yeşertti kelime.
Bir ateş böceği ışıldadı,
Bir tohum kıpırdadı,
Bir yaprak…
“Buradayım” diye bağırdı dibine uçurumun. “Buradayım”
Tüm gerçeklerin yalan olduğu yerdeydi akrep ve yelkovan.
Tüm kulakların sağır olduğu…

“Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
Esirgeyensin bağışlayansın, biat ediyorum.
Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil”

***
Zaman ben/d/im; Öncesiz ve sonrasız.
Aşktı diğer adım,
Diğer adım acı,
En çokta susarak vurur/d/um.
Sonunda sen beni vurdun; Dayayıp yürek çatıma ayrılığı…
***
Yıldızları sıyırıp attım gece/m/den,
Karaya boyadım mavisini; Mil çekip gözlerime.
Dilime bıçak attım.
Bir daha aşka dair hiçbir şey konuşmayacağım,
Hiçbir şey söylemeyeceğim,
Konuşmazsan eğer çocuk!
***
Susma çocuk,
Konuş…
Konuş ve anlat bana
Nasıl unutulursun sen?
Anlat ve öğret bana,
Acemisiyim seni unutmaların,
Sana kadar,
Sen gelesiye kadar benim hiç senim olmamıştı ki.
Susma çocuk!
Anlat,
Bir şeyler söyle çocuk,
Eskisi gibi.
Rum evlerini anlat mesela,
Mesela takaları anlat bana,
Yaylalara çıkan o tozaklı yolları,
Karadeniz’ide anlatabilirsin çocuk,
Batum’dan Kefken’e kadar.
Arada Sümela’yı atlama sakın, alınırım sana; Küserim.
Bilirsin çocuk sen anlattığında sevmiştim seni,
Anlattıkların kadar deli sevmiştim.
Şimdi yine anlat bir şeyler
Adını aşk koyayım yeniden,
Adını gerçek…
Ve
Aç kulaklarını,
Duy beni,
Buradayım…
Senin uçurumunda çocuk…
***
Sen bakma Ahmet Telli’ye
Yalandan söylüyor o,
Belki sana kızgınlığından.
Aslında;
Çocuksun sen,
Ve bu dünya tam sana göre
Ve
Ben
Kim adres sorarsa sorsun, silahıma davranmadım hiç.
Sor çocuk
Beni eskiden yorduğun gibi
Yine yor…


Yazıda kullanılan şiir : Ahmet TELLİ - Çocuksun Sen - I

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Karanfil Sesli Kız...



Karanfil sesli kız,
Ellerimi yakmak istiyorum
Ellerimi yakmak!
Gümüş rengi akşam sularında yüzen
Kızılkanatlı balığı tutarak…
Karanfil sesli kız,
Sana göre değil büyük sular,
Akıntılar,
Dalgalar sana göre değil.
Sende yorgunsun artık
En az benim kadar…

2 Ağustos 2009 Pazar

Deli Etme Beni Aşk

İçime bir hüzün sapladın; korku kokan soru işaretleri,
Keder yüklüyken içimde bulutlar, sen bir tane daha ekledin.
Ne zaman yağmur yağacak?
Kuşlarda gidiyor, mevsim bahar oysa..
Önce düşler,
Sonra insanlar,
Şimdi de kuşlar terk ediyor bu şehri,
Karabasanlar uykularıma efendi...

Bilmediğimiz, tanımadığımız bir yüreğe bir tek kelime aşkıyla yürek bağlamak....
Ben senin ellerini hiç bilmiyorum.
Ben hiç bilmiyorumlaramı yazıldım?
Ya da ben hiç bilmiyorum muyum?
Bahar geldi şehir kış!
Soğuk, bela bir soğuk...
Kuyuda doğdum, kuyunun karanlığına razıyım da içimin kuyuları beni boğuyor.
"Daha küçüksün nedir seni bunca karartan" deme sakın..
Ben doğduğumdan beri aynıyım,
Demiş olmalıyım sana, ilk okul ikide evi terk etmeyi düşündüm, bulutların peşine gidecektim... Ve hala bilmiyorum ben bulutlar nereye gider...
Ve şimdi lütfen uzun uzun yaz bana,
Hastalığını yaz,
Yaz ki; Bir iki kelimeyle gömelim onu,
İnadına umutbasalım yaraya...
Anlat bana...
Sadece dinlemek olsa da elimden gelen, anlat bana.
Zaten iyi değilim..
Bulanık...
Bulanığım...
Biliyor musun sen bana bir defasında şunları demiştin; “İkimizinde suları bulanık, içilesi değil...Durulsun biraz, suskun şarkılarım ondan...."
21 mayıs 200*. 17:01:29...

Ben de seni seviyorum çocuk
Belki tek bir kelimenin aşkıyla.
Ne yapacaksın bulutları,
Yetmezmi benim gölgem?
Hem, ilk okul ikide değilsin artık.
Sularım duruluyor biliyormusun?
Salıver ceylanlarını insin suyuma,
Serçelerin kıyıma konsun,
Yarpuzların yeşersin koynumda.
Bir kabuk daha bağladı yaram, kabuk üstüne,
Bunuda bil,
Hasta yanımsın,
Sol yanım...
Yaz bana uzun uzun,
Yazmazsan daha çok kanarım kanamalarım üstüne,
Güzel kal......

28 Temmuz 2009 Salı

Süsenber

Dönülmezmi gidilen yerlerden?
Bir çocuğun hatırınadamı?
...
Ben halen senin küçücüğünüm Süsenber
-Dün aklıma geldin,
Önceki gün geldiğin gibi,
Daha öncesi,
Sen zamanın güzeliydin,
Zamanının.
Erken geldiğine değil senin,
Geç geldiğime kızarım hep kendimin,
Daha daha öncesi gibi.-
Dönsene hadi,
Küçük sevgilin değilmiyim,
Oyuncağın...
Burnunu burnuma dayayıp,
Saçlarını yüzüme döktüğün günlere gel.
Ben o şehre gidiyorum hadi sende gel,
O mevsime...
Okuldan döneceğim,
Hava ayaz yine,
Köpeklerden korka korka pencerenin dibinden.
Yine o kareli paltom üstümde,
Yine ellerimi ayaz kesmiş; Mos mor...
Aç kapını, içeri al.
Ellerimi ellerinin içine; sıcacık...
Biri yine taş atsın pencerene,
Sen yine kork,
Beni iste annemden bir geceliğine...
Paltomu üstümden al,
-Ceplerime bakma,
Pencerene değen ufacık çakıl taşlarıma.-
Ayaklarıma terlik ver,
Eyildiğinde yere
Boynundaki benlerini sayayım...
Çay ver bana sıcak sobanın üstünden,
Çikolata ver.
Yine mektup çıkar okut bana koynundan,
Yine kocan yollamış olsun Almanya'dan.
Ben o adamı yine kıskanayım.
...
O sarı araba hiç gelmesin kapınıza,
O adam seni hiç öpmesin Süsenber!
Alıp seni yanında
Götürmesin Almanya'ya...

3 Temmuz 2009 Cuma

Saklanbaç


Gözlerimi yumdum,
Saymaya başladım.
Bir,
İki,
Üç,
Dört,
...
Açtığımda ellerimi gözlerimden,
Gitmiştin!
.
Hep baharlarda buldum seni o günden sonra.
Kar kalktığında,
Açmak üzereyken goncalar,
Uyandığında kozasında kelebek,
Kıpırdadığında toprağın karnında tohum.
.
.
Sarsak, sakin yağmurlarda en çok…
.
.
Biliyorum,
Bir gün bu bedenden de çıkıp bir başka bedene gireceksin
Ve ben
Seni sobelemeye çalışacağım,
Başka bedenlerde aynı ruhu,
Sen daha kaç kez patlatabilirsin ki çelik-çomağı?

Şimdi yine yumuyorum gözlerimi,
Sayıyorum küçük kız.
Bir,
İki,
Üç,
Dört,

Önüm,
Arkam,
Sağım,
Solum ayrılık.
Saklanmayan aşk…

21 Ocak 2009 Çarşamba

SAAT 03:41 SAÇMALAMALARI



















SAAT 03:41 SAÇMALAMALARI
Kaç gece jilet attım kendime biliyormusun?
Kaç gece kanattım gölgemi?
—Yine girme laf arasına, yine gece ve gölge tezatını vurma yüzüme! Farzetki ay ışığıdır, farzetki kartpostallardaki o sokak lambasının altındayım. Belkim ben geceye gündüz, gündüze gece diyorum… Hani her zaman terstim ya? Sen öyle derdin ya hani…
Hadi merağını gidereyim. Diyeceksin ki “Kanayan gölge” ve sonuna kocaman o eciş bücüş soru işaretlerinden ekleyeceksin. İtiraf edeyim, gölge kanamaz. Ama seninde ironiyi anlaman lazım gelmez mi? —
Bozdun şiirimi. Zaten arada bir gelen ilham çekip gitti.
Sahi bu ilham da amma kıskanç olmuş, sanırım bana karşı bir şeyler hissediyor. Aptalım bilmez ki ben sadece seni seviyorum.
—Evet, haklısın ilhame olsun ismi. Sana gelirse ismi ilham olsun kabul. Ya kabul kabul olmasına ama bu ilham, ilhame ya da biseksüel gibi bir şey oldu bizi bozmasın? Bi dakka ya bi dakka… Pis bir pozisyonda hissettim kendimi, bir an için kirlenmiş sandım pezevenk gibi bir şey bu sana gelirse ilham, bana gelirse ilhame. N’oluyo bize ya? /bilirsin kıskancım./
Aha imla kılavuzu girdi araya pezevenk argo ya da kaba sözcükmüş… Çüş yani imla kılavuzu çüşşşş… Bilmiyorduk, sayende öğrenmiş olduk! Bir an için seni kıvırcık saçlı, kazma dişli, kemik çerçevelerin altında pörtlek gözlü, eli cetvelli yatılı okul öğretmenleri gibi hissettim. Zırt pırt girme araya, benim imla kuralları ile aram hoş değil böyle giderse olmayacakta.—
Nereden bulur bu şairler bu acaip güzel sözleri —imla kılavuzu yine iş başında! Acaip değil acayip yazacakmışım. Yahu sana ne? Belki ben harften tasarruf edecem /edecemde olduğu gibi. Edeceğim değil edecem gibi. Seni artık dinlemiyecem imla kılavuzu, istediğin kadar kızartabilirsin kelimelerin altını senin inadına daha bir devirecem cümleleri. Devirecem işte, hoşuma gidiyor cümlelerin altında kuralların ırzına geçmek.—
Nerede kalmıştık?
Ha… Evet, nereden bulur şairler bu acaip ve güzel sözleri?
“En fazla sonbahar otellerinde
Üniversiteli bir kız uykusu bulmak” Demiş Attila İlhan “Sen benim hiçbir şeyimsin” Şiirinde. Bu gece bu şiiri konuşalım ve sen bana hiçbir şey söyleme olur mu?
Hayır… Hayır, ben senin kulağına “Ben sana mecburum” şiirini fısıldamayı çok seviyorum, bu şiiri romantik olmaz. Hem ben sana hiçbir şey söyleme demedim mi? Sus lütfen.
Tamam…
Asma suratını okuyayım sana o şiiri.
SEN BENİM HİÇBİR ŞEYİMSİN
Sen benim hiçbir şeyimsin
Yazdıklarımdan çok daha az
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Lüzumundan fazla beyaz
Sen benim hiçbir şeyimsin
Varlığın yokluğun anlaşılmaz
Galiba eski liman üzerindesin
Nasıl karanlığıma bir yıldız olmak
Dudaklarınla cama çizdiğin
En fazla sonbahar otellerinde
Üniversiteli bir kız uykusu bulmak
Yalnızlığı öldüresiye çirkin
Sabaha karşı öldüresiye korkak
Kulağı çabucak telefon zillerinde
Sen benim hiçbir şeyimsin
Hiçbir sevişmek yaşamışlığım
Henüz boş bir roman sahifesinde
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Ne çok çığlıkların silemediği
Zaten yok bir tren penceresinde
Sen benim hiçbir şeyimsin
Yabancı bir şarkı gibi yarım
Yağmurlu bir ağaç gibi ıslak
Hiç kimse misin bilmem ki nesin
Uykumun arasında çağırdığım
Çocukluk sesimle ağlayarak
Sen benim hiçbir şeyimsin
***
Sen benim hiçbir şeyimsin demiş ya ona takılma lütfen sen benim çok şeyimsin.
N’oldu, ağlıyormusun?
Ben sen ağlayasın diye okumadım ki o şiiri. Hem ben sana şiir yazacaktım gelip girdin araya kelimelerime çattın be delisi. Ne güzel kendi şiirimi yazacaktım bunca zamandan sonra.
Niye sustun? Ya ben hiçbir şey söyleme derken sus demedim ki… O anlamda demedim gerçekten…
Hadi ama… Lütfen… Kim senin adını SUS-tun koydu?
Ben üşüdüğümde sen ısıtacaktın beni,
Acıksam doyuracaktın,
Ağlasam güldürecektin hani…
Benim suskunluğum senin konuşmanı gerektirmiyor muydu bu durumda?


Anlaşıldı canım. Arada bir çık ortaya kafamı allak bullak et sonra sus… Bu gece en şiir yazacağım anda olduğu gibi…
Hadi git canım…
Hadi git…
Şehrin ışıklarını söndür giderken…
İyi yaşamalar canım…
İyi yaşamalar.
Ve beni unutma
Ve halâ duruyorsa yeşil elbisen…

Belki şehre bir film gelir bellimi olur? Varsın çalınmış olsun tüm sinemaları.
Hadi git beni fazla bekletme
Hadi git ben türkü dinliyecem…
“Bu nasıl kuş imiş yuva yapmamış,
Yaptığı yuvayı tamam etmemiş.”
***
Bırak kalsın şehrin ışıkları,
Sen benim gözlerimi kapat…

“Her şeyi alıp gittin,
Biten bu sevdadan
Bir ölüm düştü payıma…
Oysa son bahardır
Oysa her yan sarı
İçerimde engerek dişi
Kırmızı cam parçaları…”
asivemavi36

23 Aralık 2008 Salı

Usta Beni Öldürme


USTA BENİ ÖLDÜRME
“…Yılan ağzından çıkıp ta geliyorum,
Boğulmaktan kurtulup ağular içinde…
Ağıtları,
Zılgıtları susturup biraz daha…
Biraz daha zaman çaldım tanrıdan
Biraz daha sevebilmek için seni…”
***
Niye böyle ustam?
Ben ki senin mahpushaneni sevmişken,
Ben ki gönüllü müebbedinken,
Ben ki infazına sevinçle, çocuk telaşıyla çığlık çığlığa gelmişken.
Sendeki af,
Bendeki firar dürtüsü neydi be ustam?
Tel örgülerinde açan güllerim,
Ya onların öksüzlüğünün suçu hangimizde ustam?
Kapını aç,
Kelepçelerimi,
Prangalarımı hazır et,
En soğuk,
En karanlık,
En kuytu hücrene at beni…

Ne kuş görmek isterim,
Ne güneş,
Ne de bir parça mavi.
Esmese de olur rüzgâr,
Uçurtmam olmasın ne gam be ustam?

Sade senin için olmak varmış,
Sade sana ait olmak, hiç kimseye paylaştırmadan kendimi…
Bir söğüt olmak mesela ustam bir söğüt
Susuz, topraksız…
Dallı budaklı,
Kökleri havada asılı bir söğüt
Ve hiçbir kuşu kondurmadan üstüme…
-Kondurmadım ustam… Senden başka…
Her gülüşü nasıl yasak kıldıysam yüzüme işte öyle ustam
Hiçbir davete dönüp bakmadan
Kısır tuttum yüreğimi sen yokken,
İğdişli idi sevdam…-
/Çınar ağacı deme, o kadar uzun yaşamaya ne ben niyetliyim ustam ne yazgımı yazan zat. Söğüt yetişir, artar bile… Hem senin narinliğine başka hangi ağaç yakışır ki? Hadi gel, her bir dalını güzel tuttum, her bir dalını temiz… Geleceğin yollara bahar sermişim ustam… Hadi… Bir daha, hiç dönmemek üzere… Hadi be ustam…/

Ya da ne bileyim bir bulut olmak
Dokunmadan hiç kimseye
Ve hiçbir yere
Tertemiz sana yağmak
Kana kana kandırmak seni bana
Doyurmak…
Bana kurak sakladın mı kendini ustam?
***
Şimdi atıyorum kendimi sana doğru
Arınıp her şeyimden,
Anadan üryan, yalın bir yürek…
Hani kayıp gitmiştim ya
İşte öyle kayıp geliyorum yeniden sana doğru…
İpleri,
Merdivenleri,
Halkaları,
Fileleri es geçiyorum…
………………
Uzan biraz daha
………………
Usta beni öldürme…

Asivemavi36/Feridun

15 Aralık 2008 Pazartesi

Bu incecik bir veda havasıdır...




Uzun zamandır direniyorum.
Ne gideceğim belli ne kalacağım.
Hiç kimseye hiçbir şey demedim, paylaşmadım kimseyle.
Demet Akbağ’ın “Sen hiç ateşböceği gördün mü?” adlı oyununu izleyeniniz oldu mu? O oyunda “insanın iç acılarının toplamı” diye bir söz geçer. Beni oyun ve oyunun isminden daha çok o kelime etkilemiştir.
Ne zamandan beridir iç acılarımı hesaplıyorum. Ne kadarda biriktirmişim meğer, ne kadar alacaklıymışım hayattan. Ve ne kadar çok genim varmış benim, derecelerini hiçbir açıölçerin ölçemeyeceği... İçi tıka basa irin dolu genlerim…
Niye böyle oldum? Ki ben her şartta gülmeyi başarabilmişim diye düşünürken kendime oyun mu oynuyormuşum? Kendimi kandırıyormuymuşum? Niye böyle? Niye?
Uzun zamandır düşünüyorum.
Uzun zamandır kendimi toparlıyorum; gezdiğimiz o kentlerdeki çocukluğumu, büyüdüğümü, arkadaşlarımı, sevdiğim kızları…
Anca toparladım ve bir zamandır durup onlara bakıyorum. Silik, sıradan bir yaşantı diye biliyordum ama ne fırtınalar varmış. Acaba diyorum bu yorgunluk o fırtınadan mı kaldı? O ufacık yaraların iyileşmediğimi? Demek ki tükürceğimizi sürünce geçmiyormuş, demek ki içe atıyormuş, demek ki sakla yaranı gelir zamanı imiş…
***
Kaç zamandır size gelemiyorum. Bu hafta sonunu size ayırmıştım, hepinizin yazılarına, sayfalarına birer gülümseyiş bırakacaktım, birer dost öpüşü…
Niye bilmiyorum ilk önce “eylemce” nin sayfasına gittim…
Böyle bir yazı vardı…

Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Don Kişotlar 'a, ateş hırsızlarına, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya…”
Kazım Koyuncu

Ve bir yorum bıraktım.
selam sıcaklığındaki çocuk
kül rengi bir sabahı bırakıp penceremizin dışına
” diye…
Güldüm sonra…
Sonra kaç kül rengi sabahım olmuş onları saydım. /Ben bu kavanozda bilyelerimi biriktirirdim oysa/
Kim penceresini açtığında benim bıraktığım kül rengi sabahı sahiplenir benim gibi, kim yığar isim be isim? Hem ben kime selam sıcaklığında olabilmişim?
***
Annesinin elinden kopup kırlara koşan bir çocuk oluyorum birden, tepeden tırnağa sarıya boyanıyorum, kırmızıya, beyaza, eflatuna…Ona koşuyorum tekrardan elini tutuyorum, diğer elimde çiçekler… Çiğdem diyor, gelincik, çoban yastığı, benöyşe… “anne… papatya ve menekşe” gülüyor… Birden elimi bırakıyor “Burada beni bekle, gelip seni alacağım” diyor…
Kendimden geçmişim, ter içindeyim bir çift kocaman kanat esintisi… Annem başucumda yanan mumu söndürerek gidiyor tekrar… Gelişini bilmediğim gidişler, kaçıncısı olduğunu da bilmiyorum.
***
Sayfalarınıza gelemiyorum.
“Nilce” ye yaz demiştik… Ne kadar da kolay gelmişti. Ne kadar haklı imiş küsmekte.
Nerede acaba şimdi? Şimdi ne yapıyor? İyimi?
Gelemiyorum, yazamıyorum…
Bağışlayın… Ki ben yorulmazdım hiç sizi okumaktan, her birinizden değişik lezzet.
Ne yalan söyleyeyim bazı yazılar benim için pırasa yemeği gibiydi / yada tarhana / Yutkunuyordum… ama yinede çok ama çok güzel yapmıştınız. En lezzetli pırasa ve en lezzetli tarhanalardı, ben bildiklerimden değildi ;)
***
Halen sayfalarınıza gelebilme ihtimalim var ama çok duygusal anımdayım, değil sayfanıza gelmek adınız aklıma geldiğinde bile gözlerim doluyor gerçekten…
Ben dualara inanmam. Çünkü benim tanrım kul sözüne bakmazJ
Yarın sabah tüm iyi dileklerinizi yanıma alarak gidiyorum…
Ve en yakın zamanda dönüp bu yazıyı yayından kaldırmayı çok ama çok istiyorum…
Hepinizi çok seviyorum…
Hoş kalın… Şimdilik / Bence – temennimce/

asivemavi36